M. SAİD AYDIN YAZDI

Gözleri Gülüzar’ın

Dört daÄŸ içinde bir Dersim var. İki kapak arasında bir Perperık-a Söe var. Ama Gülüzar anne yok. Bir çift gözüne, gözümüzü dikebileceÄŸimiz bir Gülüzar yok…

Mardin – BİA Haber Merkezi
10 Aralık 2011, Cumartesi

 

Kürtçe, bilen bilmeyen herkesin dilbilimci kesilerek “İki memleketin insanı birbirini anlamıyor ki” gibi ÅŸahika bir argümanla yargıladığı bir dildir.

Yargılama makamında bulunan insanların hiçbiri de bu iÅŸin formasyonundan geçmiÅŸ uzmanlar deÄŸildir. Sadece Kürtçeye has bir “uzmanlıksızlık” bu toprakların eski hastalığı; mesela kimsenin aklına Çuvaşça yahut Yakutça hakkında konuÅŸan birine “Sen bu dili üzerine konuÅŸacak kadar biliyor musun?” sorusunu sormamak gelmiyorken, mevzubahis Kürtçe olduÄŸunda, Hasan Celal Güzel bile Saussure oluverir.

Zaten konu “Kürt sorunu”ysa, hiçbir uzmanlığa lüzum yoktur. İki memleket gez, üç metin oku, beÅŸ olaya ÅŸahit ol; iÅŸlem tamam. Artık sen de bir uzmansın. Acının uzmanı.

Kürtler konuştu, konuşmadı değil. Ama nasıl konuştu?

Acının, acılı edebiyatıyla, daimi bir defans refleksiyle, muttasıl hikâye ederek ve boyuna “o hikâyeler”i anlatarak. Türkçenin yüz aklarından bir Kürt ÅŸair anlatmıştı, bir büyükÅŸehirde “Türk edebiyatı” eÄŸitimi sürecinden söz ederken:

“Daima benden bir ÅŸeyler anlatmam bekleniyordu ve ben de bir süre sonra habire bir ÅŸeyler anlatmaya baÅŸladım”.

“Anlayışlı efendi”nin varıp varacağı yer de ne yazık orası; “Hadi bize anlat derdini Kürdo”. Kürt, derdini “BildiÄŸiniz gibi deÄŸil” diye anlatmaya baÅŸladığı andan itibaren marjinallikle suçlandı. Bunun içinde edebiyat da var, akademi de var, kiÅŸisel sohbetler de.

Haydar KarataÅŸ oturdu bir roman yazdı. Adını da, Kürtçenin bir lehçesi olan “Zazakî”den koydu: Perperık-a Söe.

Kürtçe diye bir dil var, üstelik bunun etimolojisi de var. “Perperık” kelimesi, yansımadan üretilmiÅŸ bir kelime. Kürtçenin, Türkiye ölçeÄŸinde daha yaygın lehçesi “Kurmancî”de de “kelebek” kelimesi, benzer ÅŸekilde ifade ediliyor; “perperok, firfirok, pirpirk, pilpilîng” gibi.

“Söe” ise, gece manasına geliyor. Ve ortaya bir terkip çıkıyor: “Gece KelebeÄŸi”. Küçücük kızına “perperıkam”, “kelebeÄŸim” diye seslenen bir annenin terkibi bu. Åžimdilerde özür dilenen bir yerin insanlarının terkibi. Ben de özür dileyeceÄŸim bu yazının içinde. Yazının içinde bir özür.

Zihnimiz bizim, mukayeselerle çalışıyor. Konu edebiyat olunca, önümüzde duran ÅŸey bir metin olunca, bu kitap zarfına girip masamıza gelmiÅŸse, kaçınılmaz olarak kıyaslıyoruz bir baÅŸkasıyla. İlk elden söyleyeyim: Perperık-a Söe, benim için dünya edebiyatının büyük romanlarıyla kıyas kabul edecek bir romandır. Hiç mübalaÄŸasız, Dostoyevski’yle, Joyce’la, Kundera’yla. Üzerinden bir sene geçmiÅŸ romanı okumamın, aklımda ÅŸu var, bunu da ilk elden söylemeliyim.

Mor Adentro‘yu (İçimdeki Deniz) izlerken, ‘konu kanırtılmaya çok müsait ama bu film, bir aktarım ideolojisi olarak buna ihtiyaç duymamış’ diye geçirmiÅŸtim içimden. Sessiz, sakin, ağır akan, çok ‘dramatik’ bir mevzuyu “kanırtmadan” anlatan bir filmdi Amenabar’ın filmi. “Ötanazi” yalnız başına zor ve trajik bir mefhumken ve kahramanın durumu aÄŸlatmaya çok müsaitken, buna yüz vermemiÅŸti yönetmen. Benim için o filmin alameti farikası budur.

Perperık da, Dersim’i söylüyor.

Zorunlu göçün, daÄŸlara sığınmanın, tedip ve tenkile uÄŸramanın, kırılmanın memleketi Dersim’i söylüyor. Annesinden söylüyor, yani ki o güzel Gülüzar’dan, cânım Gülüzar’dan söylüyor. Ve bunu, edebiyatın o evrensel diliyle yapıyor. AÄŸlaklığa yüz vermeden, neredeyse ÅŸenlikli bir atmosfer çizerek, küçük bir çocuÄŸun gözünden ve aÄŸzından uzun bir yol anlatıyor. İçinde her ÅŸeyin olduÄŸu Dersim’deki bir yolu. Yıkımın, kırımın, zulmün, ölümün, göçün, silahın.

Ben çıkıp Haydar KarataÅŸ’tan özür diliyorum ÅŸimdi. Gülüzar annenin adını hiç bilmediÄŸim için yazdığı bu romana kadar. Gülüzarların hepsinin adını teker teker ezber etmediÄŸim için. Türkülerini bin yıl sonra duyduÄŸum, ÅŸiirlerini halen bile halen doÄŸru dürüst bilmediÄŸim için. Diyelim ki özür diliyorum.

Gülüzar anne nerede? Ben ondan özür diliyorum, helallik istiyorum ama o nerede? Mesela gözüne bakıp “Yadê Gülüzar, min biborin, heqê xwe helal ‘ke” desem, gözüne bakıp bunu diyebilsem, yanıbaşımızdaki biri “Al bak birbirlerini anlamıyorlar, kadınla anlaÅŸamadı” mı diyecek? Der. Ya peki, Gülüzar anne nerede? Ben nereden, hangi gözden özür dileyeyim?

Perperık‘ı ilk okuduÄŸumda, üşenmeyip uzun uzun alıntı yapmıştım bir yazıda kullanmak üzere. Sonra bundan rahatsız olup sildim, yazıyı da yazmadım. Åžimdi bu yazıya otururken de bir heves o yazdıklarımı aradım, yok. Memnunum ÅŸu an bundan, iyi ki yok. Çünkü alıntılamaya kalksam, metnin tamamını alıntılamak zorunda kalabilirim. Bir metni yeniden yorumlamaya çalışırken, harf harf yeniden alıntılama mesaisinin kimseye faydası yok.

Dört dağ içinde bir Dersim var. İki kapak arasında bir Perperık-a Söe var. Tarih öncesi havlayan köpekler var. Var oğlu var.

Ama Gülüzar yok. Bir çift gözüne, gözümüzü dikebileceğimiz bir Gülüzar yok.

Åžunu ‘da’ diyen bir Haydar KarataÅŸ var:

“CoÄŸrafik çözümler dönemi bitti. Ben Zürih ÅŸehrinde yaşıyorum, Fransızca konuÅŸanlar burada Fransızca okullarına gitmektedirler. Bu neden mümkün olmasın, neden İstanbul’da Zazaca konuÅŸan aÄŸabeyimin çocukları ya da Kürtçe konuÅŸanlar kendi anadillerinde okullara gitmesinler? Ermeni lisesi var, hiçbir ‘sıkıntı’ da yok. Teorik kavramlarımızı, o ezber çözümlerimizi bir çuvala koyup aÄŸzını baÄŸlamalıyız. Aklımızı başımıza alma zamanıdır. Yoksa Türkiye’de 1915-16 olaylarından daha büyük felaketler yaÅŸanacaktır. Ben öfkeli kitleler içinde yaÅŸarım, inanın bana o öfke herkesi yakacak kadar sivrilmiÅŸtir. Dersim olsa olsa bu ateÅŸ arasında kalacaktır. Ancak sonuçları o kadar büyük ki, buna dur demek için, kendimizi yerden yere vurmalıyız. Bağırmalı, isyan etmeliyiz.”

Edebiyatımız karadır abiler. Kapkaradır. (MSA/ÇT/AS)