<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Haydar KaratasHaydar Karatas | Haydar Karatas</title>
	<atom:link href="http://www.haydarkaratas.net/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.haydarkaratas.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 15 May 2012 20:21:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.1</generator>
		<item>
		<title>Perperık-a Söe Berin Ayren yazdı</title>
		<link>http://www.haydarkaratas.net/perperik-a-soe-berin-ayren-yazdi/</link>
		<comments>http://www.haydarkaratas.net/perperik-a-soe-berin-ayren-yazdi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 May 2012 20:21:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[BASINDA ÇIKANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Gece Kelebeği]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Barin]]></category>
		<category><![CDATA[Barin Ayren]]></category>
		<category><![CDATA[Haydar Karatas]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.haydarkaratas.net/?p=203</guid>
		<description><![CDATA[Barin Ayren Perperık-a Söe “Annem benim konuştuğumu biliyordu, Perhan’ın kızları da biliyordu. Ya da bugün ben öyle sanıyordum. Benim konuşamadığımı, babamın kesilmiş başını gördükten sonra bir daha konuşamadığımı söylüyorlardı. Ancak ben bunu hiç hatırlamıyorum.” Haydar Karataş ilk romanı olan Perperık-a Söe ile bir solukta okuyacağımız, üzerimizdeki etkisinden ise kolay kurtulamayacağımız sarsıcı bir kitaba imza atmış. Üzerine çöken kara bulutların yağmur yerine ölüm yağdırdığı dönemin Dersim’ini mümkün olabilecek en masum dil ile, bir çocuğun dili, Gülzar’ın dili ile aktarıyor bize Karataş. Yaşanılan tarifi zor öfkenin öfkesizce nasıl anlatılacağını gösteriyor bize. “Bense hayallerin bittiği yerdeyim. Yani bebeğim dahi hayallerimin değil, korkularımın dert ortağıydı benim için.. hem bir çocuk neyi hayal ederdi ki, oyuncak mı? Hayatımda hiç görmediğim oyuncağı nasıl hayal edecektim? Annemin yanında olmak yetiyordu bana. Böyle o nereye gidiyorsa, yanı başında şalvarını tutup gezmek dışında bir şey istemiyordum. Ekmek hayali kurmayı ise neredeyse unutmuştum. Oysa Ovacık’a, dayım Kahraman Salih Bey’in köyüne kaçarken karnım aç diye ne çok ağlamıştım. Ama insan alışıyordu. Yokluğu kabullenme k ölümü kabullenmek gibi bir şeydi. Yokluğu artık kanıksamıştım. Karnım aç demenin bir anlamı yoktu.” Gülizar o yaşta öğrenmiştir ölümü kabullenmeyi, açlığı kabullenmeyi, yokluğu kabullenmeyi. Babasının kafasının kesilip Alpdoğan Paşa’ya götürülüşüne şahit olmuştur. Sonrasında ise yokluk hayatlarının içine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>Barin Ayren</div>
<div><a href="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/Unknown.jpeg"><img class="alignleft size-full wp-image-196" title="Unknown" src="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/Unknown.jpeg" alt="" width="183" height="276" /></a></div>
<div>Perperık-a Söe</div>
<div></div>
<div>“Annem benim konuştuğumu biliyordu, Perhan’ın kızları da biliyordu. Ya da bugün ben öyle sanıyordum. Benim konuşamadığımı, babamın kesilmiş başını gördükten sonra bir daha konuşamadığımı söylüyorlardı. Ancak ben bunu hiç hatırlamıyorum.”</div>
<div>Haydar Karataş ilk romanı olan Perperık-a Söe ile bir solukta okuyacağımız, üzerimizdeki etkisinden ise kolay kurtulamayacağımız sarsıcı bir kitaba imza atmış.</div>
<div>Üzerine çöken kara bulutların yağmur yerine ölüm yağdırdığı dönemin Dersim’ini mümkün olabilecek en masum dil ile, bir çocuğun dili, Gülzar’ın dili ile aktarıyor bize Karataş. Yaşanılan tarifi zor öfkenin öfkesizce nasıl anlatılacağını gösteriyor bize.</div>
<div>“Bense hayallerin bittiği yerdeyim. Yani bebeğim dahi hayallerimin değil, korkularımın dert ortağıydı benim için.. hem bir çocuk neyi hayal ederdi ki, oyuncak mı? Hayatımda hiç görmediğim oyuncağı nasıl hayal edecektim? Annemin yanında olmak yetiyordu bana. Böyle o nereye gidiyorsa, yanı başında şalvarını tutup gezmek dışında bir şey istemiyordum. Ekmek hayali kurmayı ise neredeyse unutmuştum. Oysa Ovacık’a, dayım Kahraman Salih Bey’in köyüne kaçarken karnım aç diye ne çok ağlamıştım. Ama insan alışıyordu. Yokluğu kabullenme k ölümü kabullenmek gibi bir şeydi. Yokluğu artık kanıksamıştım. Karnım aç demenin bir anlamı yoktu.”</div>
<div>Gülizar o yaşta öğrenmiştir ölümü kabullenmeyi, açlığı kabullenmeyi, yokluğu kabullenmeyi. Babasının kafasının kesilip Alpdoğan Paşa’ya götürülüşüne şahit olmuştur. Sonrasında ise yokluk hayatlarının içine işlemiş, kelimeleri dahi alıp götürüp, geriye beklemenin dayanılmaz hüznünü bırakmıştır. Çaresizliğin bir kurtuluşun olmayışını anlatmakta yetersiz kaldığı bir sözcüğe dönüşmüştür.</div>
<div>Geriye kalan bir kadın olan Fecire Hatun’da kadının doğayla, devletle, Türkçeyle mücadelesini görüyoruz. Fecire Hatun kocasını ve 3 oğlunu katliamda yitirmiştir. Elide kalan bir mezar bile yoktur üstelik. Hayatının tamamını kaplayan acıya rağmen küçük kızına çubuklardan bebek yapan güçlü bir kadındır Fecire Hatun. “ Annem iki küçük dalı birbirine bağlayarak ince söğüt dallarından bir bebek ördü bana. Çok güzel bir bebekti, yapraktan elbiseler giydirdik. Otlardan saçlar taktık başına.”</div>
<div><a href="http://3.bp.blogspot.com/-fA5f2umeubA/TzkjEVnkasI/AAAAAAAAABg/fB4ZgNsocio/s1600/DSC_0011.jpg"></a></div>
<div>Katliamın gerisinde kalanlara küçük iki pencereden bakıyoruz kitapla. Oyuncak bebek yerine kucağına küçük bir taş alıp gezdiren Gülizar’ın yaşadıklarıyla sarsılıyoruz. Ölümün normalleştirildiği bir coğrafyada çocuk olmanın, askerlerden saklanmak için bir bataklığın içinde günlerce yaşamanın, evinden, köyünden kaçıp doğayla mücadelenin hikayesini anlatıyor Gülizar bize. Sürgünler, ölümler, açlık tüm çıplaklığıyla gözlerimiz önüne seriliyor. Bir bebeğin ağlamasının insanların ölümüne yol açacağı için annesinin ellerinle ölüşünü okuyoruz. Keşke diyoruz, keşke okuduklarımız yaratıcı bir hayal gücünün eseri olsa. Akıp giden Munzur Nehri gibi akıp gitse yaşanmışlıklar, gitmiyor fakat…</div>
<div>Perperık-a Söe uyuyan vicdanlarımızı uyandıracak bir kitap, acı dolu gerçekleri öfkeden zerre bulundurmadan anlatan bir kitap. Okumanın kolay, kabul etmenin zor olduğu bir kitap.</div>
</div>
<div></div>
<div>http://aryenbarin.blogspot.com/2012/02/annem-benim-konustugumu-biliyordu.html</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.haydarkaratas.net/perperik-a-soe-berin-ayren-yazdi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dersim&#8217;de bir &#8216;Gece Kelebeği&#8217; A. Esra Yalazan</title>
		<link>http://www.haydarkaratas.net/dersimde-bir-gece-kelebegi-a-esra-yalazan/</link>
		<comments>http://www.haydarkaratas.net/dersimde-bir-gece-kelebegi-a-esra-yalazan/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Apr 2012 18:10:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[BASINDA ÇIKANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Gece Kelebeği]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim]]></category>
		<category><![CDATA[Esra Yalazan]]></category>
		<category><![CDATA[Haydar Karatas]]></category>
		<category><![CDATA[Taraf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.haydarkaratas.net/?p=118</guid>
		<description><![CDATA[Dersim&#8217;de bir &#8216;Gece Kelebeği&#8217; KAMERİYE 20.11.2011 A. Esra Yalazan Gece Kelebeği’nin mucizesi, gerçekleri anlatıya dönüştürmesiyle sınırlı değil. Muazzam bir derinlik ve bu coğrafyanın gelenekleriyle beslenen bir anlatım zenginliği var dilinde. Dürüstlüğü, isyanı kötü oynanmış bir ‘içtenlik’ gösterisi gibi sergileyen zehirli dilden korkarım ben. O tavır, insanın varoluş sebebinde saklı olan erdemleri silah gibi kullanmak ister çünkü. Elbiselerin teyel yerlerini bir türlü saklayamayan terziler gibi beceriksiz çırpınışları da biraz da acıklıdır. Ne kadar bağırsalar seslerini duyuramazlar. Hâlbuki biraz durup içlerindeki karanlık uçuruma bakmaya cesaret edebilseler kendilerini affedebilirler belki. O vakit bağışlamanın, kin duymaktan vazgeçebilmek olduğunu hatırlayıp, kelimelerle iyileşebileceklerini de görebilirler&#8230; Hakikat ezelidir. Hiçbir güç, inanç onu yeryüzünden silemez belki ama anlama ve geçmişi geleceğe doğru yorumlama çabası, bizi akılla sağaltır. Malraux. anlarsak yargılayamayız, demiş. Doğru, ama insan, insana yapılan zulmü de unutamaz. Neden unutsun zaten? Kötüyü sevmeyi bilmeyiz ki. Kötülüğün iradi olduğunu, kalbe atılan tohumla, bencillikle büyüdüğünü fark etmiyoruz çoğu zaman. Hınçla, kinle, cezalandırma dürtüsüyle ‘kötülüğü’ seçenlerin ebediyen mutsuz ve çaresiz olduklarını unutuyoruz. Önce bu yüzden affetmeyi öğrenebilmeliyiz. Bağışlayarak iyilik kadar sahici olan kötülüğü de yok edebilir miyiz bilmiyorum doğrusu ama bence denemeye değer. Epeydir bahsetmek istediğim bir kitap bana yazarak, okuyarak, anlayarak ‘bağışlamanın’ imkânlarını gösterdi. Dile gelemediği için üst üste [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>Dersim&#8217;de bir &#8216;Gece Kelebeği&#8217;</h2>
<p>KAMERİYE 20.11.2011<a href="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/logo.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-119" style="margin: 5px;" title="logo" src="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/logo.jpg" alt="" width="179" height="82" /></a><br />
A. Esra Yalazan</p>
<p><strong>Gece Kelebeği’nin mucizesi, gerçekleri anlatıya dönüştürmesiyle sınırlı değil. Muazzam bir derinlik ve bu coğrafyanın gelenekleriyle beslenen bir anlatım zenginliği var dilinde.</strong><br />
Dürüstlüğü, isyanı kötü oynanmış bir ‘içtenlik’ gösterisi gibi sergileyen zehirli dilden korkarım ben. O tavır, insanın varoluş sebebinde saklı olan erdemleri silah gibi kullanmak ister çünkü. Elbiselerin teyel yerlerini bir türlü saklayamayan terziler gibi beceriksiz çırpınışları da biraz da acıklıdır. Ne kadar bağırsalar seslerini duyuramazlar. Hâlbuki biraz durup içlerindeki karanlık uçuruma bakmaya cesaret edebilseler kendilerini affedebilirler belki. O vakit bağışlamanın, kin duymaktan vazgeçebilmek olduğunu hatırlayıp, kelimelerle iyileşebileceklerini de görebilirler&#8230;</p>
<p>Hakikat ezelidir. Hiçbir güç, inanç onu yeryüzünden silemez belki ama anlama ve geçmişi geleceğe doğru yorumlama çabası, bizi akılla sağaltır. Malraux. anlarsak yargılayamayız, demiş. Doğru, ama insan, insana yapılan zulmü de unutamaz. Neden unutsun zaten? Kötüyü sevmeyi bilmeyiz ki. Kötülüğün iradi olduğunu, kalbe atılan tohumla, bencillikle büyüdüğünü fark etmiyoruz çoğu zaman. Hınçla, kinle, cezalandırma dürtüsüyle ‘kötülüğü’ seçenlerin ebediyen mutsuz ve çaresiz olduklarını unutuyoruz. Önce bu yüzden affetmeyi öğrenebilmeliyiz. Bağışlayarak iyilik kadar sahici olan kötülüğü de yok edebilir miyiz bilmiyorum doğrusu ama bence denemeye değer.</p>
<p>Epeydir bahsetmek istediğim bir kitap bana yazarak, okuyarak, anlayarak ‘bağışlamanın’ imkânlarını gösterdi. Dile gelemediği için üst üste yığılmış acıların, hayatın büyük çaresizliğinin tamamen yok edilemeyeceğini ancak hatırlayarak unutabileceğimizi düşündürdü. Sevmenin yüce gönüllüğü değil sözünü ettiğim elbette; kefareti ödenmemiş ‘suçların’ affedilmeye muhtaç olması. Peki, her dinlediğimizde yakan gerçekleri, edebiyatın diline tercüme ederek bu ihtiyacı hissedebilir miyiz hakikaten? Haydar Karataş, bu topraklarda yaşarken ‘ölenlerin’ birbirlerini affedememe körlüğünü, kimsesizliğe, yoksulluğa, yurtsuzluğa, ölüme, açlığa rağmen hayatta kalma çabasına uzun bir ağıt yazarak anlatmış.</p>
<p>Gerçeklerden daha gerçek&#8230;</p>
<p>Gece Kelebeği (Perperik-a Söe), 38 Dersim Katliamı’nı ve sürgününü Dersimli Kürt bir kız çocuğunun diliyle anlatıyor, demek romana haksızlık olur. Bu kitap o trajedinin karanlıkta kalan yanlarını, eşkıyaların acımasızlığının nelere mal olduğunu, Ermenilerle birlikte verdikleri mücadeleyi, muhacirleri, farklı kültürlerin birbirlerini korkudan kaynaklanan kesif bir öfkeyle ‘ötekileştirilmesini’, sürgünden sonraki miras kavgalarını da içeriyor ama kitabı özel kılan sadece bu kapsayıcı titizliği değil. Yazar, okuru basit bir anlatma sezgisi gibi görünen çok katmanlı bir hikâyeyle, meşe ormanlarının, gizli geçitlerin, ışıldayan derelerin, yakılmış köylerin, gömülemediği için kokan cesetlerin, yaraları hayvanların, çiçeğe durmuş yalnız ağaçların arasında dolaştırırken gerçeklerden daha gerçek bir yolculuğa çıkarıyor. O yol, bütün ıstıraplarına rağmen ıssız ve sessiz zira küçük Gülizar’ın, ismi Zazaca gün atımı anlamına gelen annesi Fecire Hatun’un, kolsuz Musa’nın, karısı Hece’nin, Perhan’ın ve bütün kahramanların iç sesi, bombaların uğultusunu bastırıyor. Bu sahih anlatım gücünü o toprakların Dersimli ‘dilsiz’ yazarından alıyor elbette ama o anlatımda okuru tutsak eden, duygularını hakikatin sırrıyla dağlayan başka türlü bir sihir var sanki.</p>
<p>Haydar Karataş, bir söyleşide şöyle diyor: “Keşke bu romanı Zazaca yazabilseydim, ben dilsizliği iki kez yaşadım. Yatılı okula başlarken, üç ay tek kelime konuşmadım, yaşıtım çocuklarla oynayamadım. Sonra bir mülteci kampında on dokuz değişik ülkeden insanlarla yaşadım. Yöneticiler utanmadan bu dilsizliği halklara reva görürler. Anadolu’da bir söz vardır, ‘dilini keserim’ diye. Bizde devlet dil kesmiştir, acı çekecek ama anlatmayacaksın. Devlet hem dil kesti, anlatılmasın diye de yasaklar, sansürler koydu.”</p>
<p>Ama işte o baskı da kuyruğunu ısıran yılan gibi zamana yenildi. Eğer bugün bu coğrafyadaki felaket hikâyelerinin örtüsünü açıp aşağıya korkmadan bakmaya cesaret edebiliyorsak bunu Karataş gibi yazarların sayesinde yapacağız. Son yıllarda Dersim’le ilgili yazılanlar, sözlü tarih çalışmaları, anlatılar giderek çoğalıyor. Hepsi de çok önemli ama belgelerin, yaşanmışlıkların üzerinden kurulan hikâyenin, ‘sıra</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.haydarkaratas.net/dersimde-bir-gece-kelebegi-a-esra-yalazan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gece Kelebeği, Perperık-a Söe</title>
		<link>http://www.haydarkaratas.net/gece-kelebegi-perperik-a-soe/</link>
		<comments>http://www.haydarkaratas.net/gece-kelebegi-perperik-a-soe/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Mar 2012 14:32:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[BASINDA ÇIKANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Omêdîa Tîja Sodir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.haydarkaratas.net/?p=195</guid>
		<description><![CDATA[Omêdîa Tîja Sodir Yığılmış otların üzerinde oturmuş iki kadın, ayakları çıplak, üzerlerine giydikleri kıyafetleri yırtık… Kapağa çizilmiş bir kelebek ile tamamlanıyor fotoğraf  ve açılıyor kitap; Perperik-a Söe/Gece Kelebeği&#160; Katliam ve kıyımlarla tarihe adını yazdırmış bir coğrafya; Dersim… Yıllar sonra “vatan” topraklarındaki en büyük çıban olacak, kan ile sulanan yazgıları kitaplar arasında unutturulmaya çalışılacaktı. &#8217;38&#8242;i yaşayanlar o zamanları konuşmaktan korkacak, vücutlarındaki süngü izleri ile nefes aldıkları her saniyeyi acı ile soluyacaklardı. Kimisi aç kalıp günlerce yürüyecek, kimisi de bindirildikleri kara vagonla çok uzak kentlere gönderilecekti. Kana bulanan Munzur ise, halkının bu korkunç yazgısına tanıklık edecekti. Haydar Karataş’ın “Gece Kelebeği” romanı, daha ilk sayfadan sizi bu korkunç gerçeğin içine sürüklüyor. Bir mağarada başı gövdesinden ayrılmış Şahan, ihanetin sinsi pususunda yaşamını yitiriyordu. Dersim’de yaşanan bu kıyımın belki en iğrenç tarafıydı  ihanet… “İnsanlar, ihanet batağına ne zaman düşer?” Kitap bitene kadar yineleyip durduğum sorulardan biriydi. Perperik-a Söe, &#8217;38’de kızı Gülizar ile beraber hayatta kalma savaşı veren Fecire Xanım’ın hikâyesi. Sadece onlarında değil, Dersim&#8217;de katledilmiş binlerce insanın hikâyesi. Kitap, olayları  küçük bir çocuğun, Gülizar’ın gözlerinden bütün sadeliği ile bizlere aktarıyor. Gülizar, gündüzleri yürümenin verdiği yorgunlukla oturup dinlendiği kayalarda ve ağaç diplerinde annesinin anlattığı masallar ile avunacaktı. Her şeyin bir sesi olacaktı. Akan suyun, esen rüzgarın, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<div><a href="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/Unknown.jpeg"><img class="alignleft size-full wp-image-196" title="Unknown" src="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/Unknown.jpeg" alt="" width="183" height="276" /></a>Omêdîa Tîja Sodir</div>
<div>Yığılmış otların üzerinde oturmuş iki kadın, ayakları çıplak, üzerlerine giydikleri kıyafetleri yırtık… Kapağa çizilmiş bir kelebek ile tamamlanıyor fotoğraf  ve açılıyor kitap; Perperik-a Söe/Gece Kelebeği&nbsp;</p>
<p>Katliam ve kıyımlarla tarihe adını yazdırmış bir coğrafya; Dersim… Yıllar sonra “vatan” topraklarındaki en büyük çıban olacak, kan ile sulanan yazgıları kitaplar arasında unutturulmaya çalışılacaktı. &#8217;38&#8242;i yaşayanlar o zamanları konuşmaktan korkacak, vücutlarındaki süngü izleri ile nefes aldıkları her saniyeyi acı ile soluyacaklardı. Kimisi aç kalıp günlerce yürüyecek, kimisi de bindirildikleri kara vagonla çok uzak kentlere gönderilecekti. Kana bulanan Munzur ise, halkının bu korkunç yazgısına tanıklık edecekti.</p>
<p>Haydar Karataş’ın “Gece Kelebeği” romanı, daha ilk sayfadan sizi bu korkunç gerçeğin içine sürüklüyor. Bir mağarada başı gövdesinden ayrılmış Şahan, ihanetin sinsi pususunda yaşamını yitiriyordu. Dersim’de yaşanan bu kıyımın belki en iğrenç tarafıydı  ihanet…</p>
<p>“İnsanlar, ihanet batağına ne zaman düşer?” Kitap bitene kadar yineleyip durduğum sorulardan biriydi.</p>
<p>Perperik-a Söe, &#8217;38’de kızı Gülizar ile beraber hayatta kalma savaşı veren Fecire Xanım’ın hikâyesi. Sadece onlarında değil, Dersim&#8217;de katledilmiş binlerce insanın hikâyesi. Kitap, olayları  küçük bir çocuğun, Gülizar’ın gözlerinden bütün sadeliği ile bizlere aktarıyor.</p>
<p>Gülizar, gündüzleri yürümenin verdiği yorgunlukla oturup dinlendiği kayalarda ve ağaç diplerinde annesinin anlattığı masallar ile avunacaktı. Her şeyin bir sesi olacaktı. Akan suyun, esen rüzgarın, yıldızların, çimenlerin, ağaçların …</p>
</div>
<div><a href="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/392041_10150410616823797_692518796_8542423_1902512939_n.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-170" title="392041_10150410616823797_692518796_8542423_1902512939_n" src="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/392041_10150410616823797_692518796_8542423_1902512939_n-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" /></a>İşte böyle bir anda, ağaç yaprakları ve dalları dile gelecek; Perperik-a Söe ortaya çıkacaktı. Fecire, kızı Gülizar’ın çocukluğunun bu sancılı anlarını, söğüt dallarından yapıp, yapraklarla giydirdiği bir bebek ile unutturmaya çalışacaktı. Anlattığı masallar artık iki kişilikti. Biri Gülizar diğeri Perperik-a Söe…&nbsp;</p>
<p>Gülizar bu masalları dinleyip gece yıldızlarla dolu hayaller kurarken, Dersim dört bir yandan çığlık sesleri ile yankılanacaktı. Sular kan akacak, kuşlarsa uçmayı bırakacaktı. Katledilen insanlar üst üste yığılacak, kar kürekleri üzerinde çukurlara atılacaktı. Ölümün o ağır kokusu bütün Dersim’i saracaktı.</p>
<p>Fecire, topraklarını terk etmeyip kendini dağlara vuracaktı. Kızı Gülizar ile buldukları otları, ağaç kabuklarını yiyip açlıklarını biraz da olsa bastırmaya çalışacaklardı. Yeşil postallar altında ezilen un ve buğday çuvalları artık onlara çok uzaktı. Tuz ise bir tutam acı otu tatlandırmak için en çok ihtiyaç duyulacak şeydi…</p>
<p>İhanet, açlık ve yoksulluğun gölgesinde kanayan Dersim’e uzanıp, soluksuz okuyacağınız bir kitap. Ve içerisindeki sayısız hikâye sizi çocukluğunuza götürecek, hafızanızda montajsız olarak duran anılarınızla karşı karşıya getirecek. Savaşın ortasında, kadın/çocuk olmanın zorluğunu bir kere daha sorgulama fırsatı bulacaksınız…</p>
</div>
<p>Omêdîa Tîja Sodir</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.haydarkaratas.net/gece-kelebegi-perperik-a-soe/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HAYDAR KARATAŞLA GECE KELEBEĞİ ÜZERİNE</title>
		<link>http://www.haydarkaratas.net/haydar-karatas%c2%92la-gece-kelebegi-uzerine/</link>
		<comments>http://www.haydarkaratas.net/haydar-karatas%c2%92la-gece-kelebegi-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 17:38:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Asım Öz]]></category>
		<category><![CDATA[Gece Kelebeği]]></category>
		<category><![CDATA[Haydar Karatas]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Özgün Duruş]]></category>
		<category><![CDATA[Perperık-a Söe.. Dersim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.haydarkaratas.net/?p=192</guid>
		<description><![CDATA[Asım Öz, Özgün Duruş HAYDAR KARATAŞLA GECE KELEBEĞİ ÜZERİNE HAYDAR KARATAŞ’LA GECE KELEBEĞİ ÜZERİNE Haydar Karataş: “Dünyamızın acıları öylesine ortak ki, ben o ortak duyguyu yakalamaya çalıştım,” Öncelikle, seni tanıyalım istersen. Nasıl birisin?Yaşama nasıl bakıyorsun? 1973 yılında iç Dersim de doğmuşum. Doğduğum köyün ismi Haçeli, ancak haritada Dikenli diye geçer. Haçeli eski bir ermeni köyü, iç Dersim’de yaşayan Ermeniler geleneksel haçı bu köyde suya attıkları söylenir. Sanırım ismi buradan gelir. Hayata sosyalist bir cepheden bakıyorum, ancak en az kapitalistler kadar, dünya sosyalistlerini eleştirdiğim söylenebilir. Sosyalistliğimin ideolojik formasyon boyutunu terk ettim, bu sebeple bilinen biçiminden ziyade, geniş kitlelerin ona yüklediği anlam çerçevesinde bakarım, dünyamızın acısını dindirecek bir yol olmalı, kadeşlik ve barışı, gaddarlığın böylesine ağırlaştığı bir dünyada, insan şefkatini yüceltecek, din, dil, ulus, halk ayrımı yapmayan bir felsefeye ihtiyaç var. Romancılığımda, bu sebeple piyasacılık yerine, bu kardeşliği öne çıkarmaya çalışıyorum. Edebiyatın senin yaşantındaki yeri ve önemi ne? Siyasal bir militanlık sürecinden edebiyata yöneldim, sanırım yaşadığım acılar, gördüklerim, bu tanık olduklarımı politikanın dili dışında bir dille anlatma dürtüsü verdi bana. Doğrusunu söylemek gerekirse, aşırı ideolojik kavramlara olan bıkkınlık beni edebiyata yöneltti. Peki edebiyatı bu biçimde anlamlandırmanız edebiyatı kaçış olarak kodlayan yaklaşıma yakın düşmüyor mu? Öyleymiş gibi gözükür, ancak edebiyatçı bunu yaptığını sanırken, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3>Asım Öz, Özgün Duruş</h3>
<h3><a rel="bookmark" href="http://istanbul.indymedia.org/comment/390369#comment-390369">HAYDAR KARATAŞLA GECE KELEBEĞİ ÜZERİNE</a></h3>
<div></div>
<div>
<div id="attachment_187" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/logo.png"><img class="size-medium wp-image-187" title="Asım Öz Özgün Duruş Gazetesi" src="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/logo-300x92.png" alt="Özgün Duruş" width="300" height="92" /></a><p class="wp-caption-text">Asım Öz</p></div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>HAYDAR KARATAŞ’LA GECE KELEBEĞİ ÜZERİNE</p>
<p>Haydar Karataş: “Dünyamızın acıları öylesine ortak ki, ben o ortak duyguyu yakalamaya çalıştım,”</p>
<p>Öncelikle, seni tanıyalım istersen. Nasıl birisin?Yaşama nasıl bakıyorsun?</p>
<p>1973 yılında iç Dersim de doğmuşum. Doğduğum köyün ismi Haçeli, ancak haritada Dikenli diye geçer. Haçeli eski bir ermeni köyü, iç Dersim’de yaşayan Ermeniler geleneksel haçı bu köyde suya attıkları söylenir. Sanırım ismi buradan gelir. Hayata sosyalist bir cepheden bakıyorum, ancak en az kapitalistler kadar, dünya sosyalistlerini eleştirdiğim söylenebilir. Sosyalistliğimin ideolojik formasyon boyutunu terk ettim, bu sebeple bilinen biçiminden ziyade, geniş kitlelerin ona yüklediği anlam çerçevesinde bakarım, dünyamızın acısını dindirecek bir yol olmalı, kadeşlik ve barışı, gaddarlığın böylesine ağırlaştığı bir dünyada, insan şefkatini yüceltecek, din, dil, ulus, halk ayrımı yapmayan bir felsefeye ihtiyaç var. Romancılığımda, bu sebeple piyasacılık yerine, bu kardeşliği öne çıkarmaya çalışıyorum.</p>
<p>Edebiyatın senin yaşantındaki yeri ve önemi ne?</p>
<p>Siyasal bir militanlık sürecinden edebiyata yöneldim, sanırım yaşadığım acılar, gördüklerim, bu tanık olduklarımı politikanın dili dışında bir dille anlatma dürtüsü verdi bana. Doğrusunu söylemek gerekirse, aşırı ideolojik kavramlara olan bıkkınlık beni edebiyata yöneltti.</p>
<p>Peki edebiyatı bu biçimde anlamlandırmanız edebiyatı kaçış olarak kodlayan yaklaşıma yakın düşmüyor mu?</p>
<p>Öyleymiş gibi gözükür, ancak edebiyatçı bunu yaptığını sanırken, insan karmaşasının içine düşer. Siyaset insana bir nevi yabancılaşma, salt “yönetmek,” “iktidar olmak” üzerine kendini kurguluyor, oysa edebiyat anlamak, insan karmaşasını sonuna kadar anlama peşindedir. Edebiyatın ideolojiler üstü olması da buradan geliyor olsa gerek. Gece Kelebeği’ndeki roman kahramanları çok inançlı, topraklarına son derece bağlı insanlardır, edebiyatın büyüklüğü buradadır, öyle siyaset gibi kendisini destekleyen zümreyi göklere çıkarmaz, insanı yüceltir. Siyasetten kaçtım, ne var ki bu karmaşanın içine düştüm. İdeolojiler insan karmaşasını kabul etmiyor, demokrasi derken dahi ürkütücü bir diktatörlükten, azınlığı kendilerine benzetmekten bahsederler.</p>
<p>Romana konu edindiğiniz yıllar yakın ama bir o kadar da uzak tarihten bir kesit.Tarihe yönelmenin özel bir nedeni var mı?</p>
<p>Romanlarımın alt dokusu tarihsel süreçler belirlemektedir. Uzun yıllardır yazmakta olduğum bir Osmanlı romanı var, tabii ben daha çok Anadolu’nun kimliksel yapısı üzerinde yoğunlaştım, bitmek bilmeyen bu kimlik savaşları ilgimi çok çekti. Okudukça, bizdeki ideolojik ve siyasi akımların belirleyici yönünün de bu alt kimliksel yapı olduğunu fark ettim. Türkiye’nin tarihsel oluşumu, belirittiğiniz yakın dönem tarihi başta olmak üzere, tek odaklı, etnik hakim ulus ekseninden açıklanmaya çalışılmış. Solun tarihi de ancak, bu hakim ulusun tarihsel derinliği kadar ileri gitmektedir. Yani Neo-Osmanen dönemyile başlatılır. Dindar kesim köken olarak daha geçmişe gidebilse de, onlar da Osmanlı sürecini kutsamaktadır. Oysa Tanzimatın ilanı dahi kimlikler sorununu çözmek üzerine ilan edilmişti. Mustafa Kemal’in kılık kıyafet devrimi aslında Osmanlı’nın kimliklere çözüm getirmek amacıyla başlattığı Fes takma anlayışının bir versiyonuydu ve bu iki bakış açısı da Fransız Devriminden alındı. Bizdeki kimlik meseleleri modernleşme sancısı olarak algılanır, bu büyük bir yanılgıdır, aksine ulus modernleşmesi denen şeyin kendisi, hakim olan milliyet tarafından oluşturulmuş ideolojik tahakküm dizgelerinden oluşur. Tarihe yönelmemin sebebi bu yanılgıdır, bunun zalimane sonuçlarıyla, gelecek kuşakları tahakküm altına alan bu hatalarla yüzleşmeyi arzuluyorum. Hani belki, yeni bir modernleşme formülü bulunur umuduyla…</p>
<p>Romanın ismiyle devam edelim istiyorum.Neden Gece Kelebeği?</p>
<p>Gece Kelebeği, bir annenin beş yaşındaki kız çocuğuna yaptığı oyuncak bebeğin ismi. İki söğüt dalından birbirine bağlanmış, otlardan elbiseler ve kurumuş meşe yapraklarından etekler giydirilmiş bir oyuncak. Anne bir masal anlatır gibi, 1938 sonrası Dersim’ini o bebeğe anlatır ve oyuncak bir süre sonra Gülüzar’ın kendisi olur..</p>
<p>Gülüzar’a ithaf edilmiş roman Niçin?</p>
<p>Belki de en zor bu olsa gerek, Gülüzar hala hayatta. İstanbul’da yalnız başına bir evde yayaşayan, yaşı seksenleri bulmuş, bu romanın arka dokusunu oluşturan roman kahramanın kendisi. Yaşadıklarını hala susarak geçiştiren o kadın, benim annem olur. Roman ona ithaf edilmiştir.</p>
<p>Herhalde bir yazara sorulacak en zor soru ama yine de sorayım. Gece Kelebeği adlı romanında anlatmak istediğin neydi? Sence bunu ne kadar başardın ve okuyucunun yaklaşımı nasıl oldu?</p>
<p>Gece Kelebeği, bir coğrafyanın tarihi romanı diye algılandı, oysa ben bir hayatı, savaş olgusunu anlatmaya çalıştım. Dünyamızın acıları öylesine ortak ki, ben o ortak duyguyu yakalamaya çalıştım, roman kahramanlarımı, gerçek insanlardan seçmeme rağmen onları özgür kişilikler olarak tasarladım hep ve roman ilerlediğinde bu kahramanların başını alıp gittiklerini, yaşadıkları acılar karşısında kelimelerinin zapt edilmez olduğunu gördüm. Çok ağlattılar beni, ‘bu kadar da olur mu,’ her yeni paragrafta, ‘bu kadar da olur mu?’ diye isyan ettim. Ama oluyordu, o olaylar olmuştu ne yazık ki…Ne var ki, gene de eksik kalan o kadar çok şey varmış ki bu romanda, bazı kahramanlar, sıradan tipler oluvermiş, sanki birer roman harcıymışlar gibi, oysa onlar gerçek kişilerdi ve tüm iç çatışmalarını, küskünlüklerini, hayallerini vermeyi çok isterdim…</p>
<p>Yaşananları neden romanla anlatmak ihtiyacı duydunuz?</p>
<p>Roman tarihe en büyük tanıklık, politik hareketler, bildiriler, sloganlar, devrim antlarının hiç birisinin toplumsal dönüşüme katkısı roman denen şey kadar olmamıştır. Bunu çok geç fark ettiğim için kendime çok kızarım. Ama öyledir, Don Kişot, Madam Bovary, Juli en Sorel, Dostoyevski’nin Raskolnikov’u, ya da bizim Yaşar Kemal’in İnce Mehmed’i toplumsal dönüşüme katkıları en büyük siyasal hareketlerden daha güçlüdür. İkincisi romanın anlatmak istediği ile siyasal hareketlerin anlatmak istedikleri arasındaki farklılıktır, roman yerelliği anlatıyormuş gibi gözükse de evrensel olanı anlatır, insanı salt insanı anlatıyorsa bu kesinlikle evrenseldir. Bu sebeple halklar arasında roman güçlü bir empati duygusu kurar, Gece Kelebeği’ni şu an en çok okuyanlar etnik köken olarak Türk olan insanlar, ancak okurken isyan etmektedirler, bundan daha büyük hesaplaşma olabilir mi ve daha büyük kardeşlik! Romancı dünyamızın vicdanıdır, kavga ve döğüşün, ırkçı söylemlerin ortalığı kan gölüne çevirdiği bir ortamda, romancı sivrilmiş duyguları empati kurmaya davet eder, bu davete katılanlar aslında çektikleri acıların aynı olduğunu hemen fark etmektedirler. Gece Kelebeği, bu kardeşliğe bir davet çağrısıdır, algı dönemi çağrısı yapmaktadır.</p>
<p>Muhsin Kızılkaya “Dersim katliamından arta kalanlar ve onların çocukları uzun yıllar konuşmadı bu hadiseyi.Konuşurlarsa eğer aynı vahşeti yaşamaktan korktular belki de. Vahşetin romanı da yazılmadı Türk edebiyatında, ama suskunluğun romanı yazıldı,Sema Kaygusuz Yüzünde Bir Yer’de anlatmaya çalışıyor o suskunluğu” diyordu Bir Dil Niye Kanar’da yer alan bir yazısında.Dersim trajedisinin edebiyattaki temsili yahut temsiliyetsizliği hakkında ne söylersiniz?</p>
<p>Olayı Dersim trajedisi olarak görürsek çok büyük bir eksiklik olur inancındayım. Trajedi Anadolu ve Mezopotamya’nın tamamında vardır, Yezidiler, Süryaniler, Ermeniler, Lazlar, Kürtler, Zazalar -bunları çoğaltmak mümkün-, bu halkların hangisi bu trajediyi yaşamamıştır, bırakalım bunu Türkmen boyları yaşamamışlar mıydı? Kemalist Hareket dönemi denen dönem, Osmanlı’dan devralınan Anadoluyu susturdu. Kara Nazım İsyanı neredeyse bütün İçanadolu’ya dalga dalga yayıldı, ne var ki büyük bir ezme hareketiyle karşı karşıya kaldı. Bizler Kara Nazım isyanının gerekçesini dahi soramadık, Dersim İsyanının kızılbaş isyanlarının bir uzantısı olduğu, Kara Nazım isyanı incelendiğinde anlaşılacaktır. Bunun ilk ayağı Erzurum Kongresidir, Mustafa Kemal ve arkadaşları Ermeni olaylarında aktif yer almış, Kızılbaş katlimlarıyla ün yapmış Şeyh ve derebey takımını yanına aldı, bu kongrelerde Kürtleri saymazsak Anadolu’nun renkliliği yansıtılmıyordu, ne inanç olarak ne de dinsel motif olarak. Bu manzarayı gören Kürt, Türkmen ve Dersim Kızılbaşları Erzincan Çardaklı boğazında Mustafa Kemal’in önünü kestiler, Şeyh Fevzi Efendi’nin başlarına iş açacağından korkuyorlardı. Nutuk’ta Mustafa Kemal Çardaklı kuşatmasını üstün körü geçer, oysa bazı kaynaklarda bu çatışmanın üç gün sürdüğü ve takviye güçlerinin gelmesiyle, Çardaklı vadisinde bir arabada rehin olan Şeyh Fevzi Efendi ve Mustafa Kemal’in selametle yollarına devam ettikleri söylenir. Koçgiri ve Dersim bu hesaplaşmanın bir ürünüydü.</p>
<p>Muhsin Kızılkaya çok doğru söylüyor, ne var ki roman başka bir şeydir, roman özgürlüğü sever, özgürlük yoksa roman da yoktur. Yazılamazdı, çünkü Türkiye’de hala azınlıkların, resmi söylemin dışına çıkan dilde roman yazmasının önü kesilmektedir. Yaşar Kemal motif olarak çok zorlamıştır bu sansürü, romanımız ona büyük şeyler borçludur. Sanatın, sazın, sözün, susturulduğu yerde anneler konuşabilirler miydi? Ya da yaşadığı topraklara devletçi aydınlanma üzerinden bakanlar onların konuşup konuşmadığını görebilirler miydi? Dersim hep isyan halindeydi hala da öyle, bu iç konuşmayı, bu isyanı, romanın ikinci cildinde irdeliyorum…</p>
<p>Romanın hazırlık aşamasından söz edebilir misiniz ilk olarak? Hazırlık döneminde nasıl bir yöntem izlediniz?</p>
<p>Hazırlık dönemine 1997 yılında Yozgat cezaevinde bir hücrede başladım. Defterler dolusu, “Munzur Dağı Efsanesi” adını verdiğim bir roman yazmaya başladım, sekiz defter dolusu yazdım, ancak ziyaretçim yoktu, dışarı çıkaramadım, yanımda taşırdım, hangi cezaevine sürgün gittiysem defterlerimi yanımda götürdüm, ne var ki 19 Aralık 2000 yılındaki cezaevi felaketleri sonrası bu defterlerin sadece dördüncüsü elimde kaldı. Hapisten kaçtıktan sonra, yeniden başladım, ancak bu sefer annemi arka kurguya ekledim, onun tanıdığı insanları, onların başına gelenleri, vs. Bunu da şöyle yaptım: Annemi yaşadığım İsviçre’ye davet ettim ve bir ay boyunca anlattığı her şeyi kaydettim, ve üç ciltlik yeni bir roman tasarladım. Gece Kelebeği bu üçlemenin ikincisi&#8230;</p>
<p>Sözlü kültürü de oldukça başarılı biçimde yazıya ak-tarıyorsunuz.Belleğinizde neler var Dersim’den?</p>
<p>Belleğimde babamın çocukken bize anlattığı masallar, olaylar var. romanda geçen hikayeleri bin kez onun ağzından dinlemişim, onun anlatırken tarif ettiği yollardan bin kez geçmişim. Ancak ben yazarken, doğanın sesini vermeye dikkat ettim, okurken okur, o sesleri duymalı, insanların inlemelerini, rüzgarın esmesini, daşların konuşmasını hissetmeli dedim. Bunu sanırım konuştuğum Zazacaya borçluyum, yani bizim be-so (gel git) dediğimiz dil, tamamen doğayı yansıtır, inanç sistemini de buna eklemek gerekir tabii.</p>
<p>Romanınızda doğrudan yani evelemeden gevelemeden insanın dramını; bütün o saklanan gizlenen ama aslında en açıkta duran şeyleri doğrudan anlatmaya yönelik bir tarzınız var. Ulus devlet milliyetçiliği karşısındaki yerel milliyetçiliğe yüz vermemek olarak anıyordu bunu Gün Zileli. Bir anlamda bunun gerçekçi bir roman olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Ne dersiniz?</p>
<p>Bu romanın bir başka yönü, yüceltilmelere karşı durmasıdır, kendi kutsalına karşı koyduğu mesafe başkasının kutsalına karşı koyduğu mesafeyle aynıdır. Bunda Dersim kültürünün büyük bir yeri var. Dünyanın hiç bir modern kentinde, ne batı modernizmin aydınlanma sembolü olan Paris’te, ne Roma ve ne İstanbul’da farklı inançtan insanlar aynı mezara gömülmezler, yani ölüler dahi bir ayrıma tabi tutulur, Dersim’de faklı inançtan insanlar aynı mezarlığa gömülür. Kilisenin kurulduğu yer aynı zamanda ziyarettir. Halkın inanç farklılıklarına gösterdiği tahammül ve kardeşliği hiçbir doktrin başaramamıştır. Rize Hemşin’de camiler minaresizdir hala ve geçmişte kilisenin de çanı yoktu, bunu ne İslam ve ne Hıristiyanlık bir yere koyamaz.. modern ulusçuluğu zaten bu tartışmanın içinde görmemek lazım.</p>
<p>Buradan, belleği ile hesaplaşma içine giren okura ne(ler) söylemek istersiniz?</p>
<p>Bu acının tarafı olan okuralara, sakın öfkeye kapılmamaları çağrısı yapmak isterim. Öfkenizin sebebi bu acının bilinmemesidir, ancak okuyan herkes yıllardır onların ağladığı gibi ağlamaktadır bu acıya. Devletlerin gücü halklardan büyük değildir, dünyamız çok acı görmüştür, onların gördüğü acı bunlardan sadece bir tanesidir, ancak anlatırken bu acıların hepsini anlatır. Ulusçuluk zehrini bir an önce def etmek zorundayız, etmezsek coğrafyamız daha büyük acılar yaşayacak, daha çok ağlayacak, daha çok yalnızlaşacak dünyada. Dersim hala çok kültürlü bir yer, bu çoğulculuk , ne var ki, Kürt uluslaşması ve ezen Türk ulusu arasında sıkışmışlık görüntüsü veriyor, iki ulus arasında inleyen Dersimliler, yerel milliyetçiliğe savruluyor görüntüsü vermekte. Umarım bu hatadan dönülür, en azından bu romanı okuyan okur, bunun ne büyük bir bela olduğunu fark eder.</p>
<p>Dil olarak kimi yerde anlattığınız coğrafyanın diline yaslanıyorsunuz.Genel olarak bu dile yaslanmıyorsunuz. Niçin?</p>
<p>Bizde roman yazım tarihi yüz yıllık bir geçmişe gider. Ve üç kuşak roman dönemi var, sanırım biz dördüncü kuşağa dahil oluruz. Tanzimat dönemi tamamen öykünmeciydi, Servet-i Fünun batıcı olmakla birlikte, milliyetçi ve yer yer Saffeti Ziya örneklerinde ırkçılığa kadar gidiyordu. Üçüncü kuşak romancımız, halka indiyse de, yöresel dili karakter oluşumunda kullandı. Bunu tarihi romanda da görmekteyiz. Bu zorlamanın romancının evrenselliğini öldürdüğüne inanıyorum, Fakir Baykurt’un Tırpan’ı ağır bir yöre dili kullanır, karakter oluşumu yöre diline kurban gider. Roman insanın kendisini anlatır, insan evrensel olduğuna göre, onu tarif etme, yerel bir olayı anlatmasına rağmen muazzam bir evrensellik taşır. Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar’ını okurken, George ve Lennie’nin bizim yanı başımızda, oturduğum mahalledeki evlerin birinden karşımıza çıkacakmış gibi hissederiz. Bir denge tutturmaya çalıştım yazarken, başarılı oldum mu bilemiyorum. Bazı yerellikler sadece yazıma bir hoşluk kattıkları için bırakılmıştır.</p>
<p>Roman anlayışını biraz açsan&#8230;Nasıl romanları seversin? Kimlerden etkilendin?</p>
<p>Benim en büyük romancım babamdı, çok yardımsever bir adamdı, ağaç dikmeyi, güzel ev yapmayı ve insan ağırlamayı çok severdi. Büyük bir masal ustasıydı, binlerce masal bilirdi. İlk romancım odur, Dostoyevski’nin insanlarını kendime çok yakın bulsam da, Gogol’ün Çicikov’u beni çok etkilemiştir, “Ölü Canlar”ı defalarca okumuşumdur. John Steinbeck ve Yaşar Kemal gene de en büyük romancılarımdır. Bana sorarsanız romancı en çok yaşadıklarından etkilenir, Tolstoy, boşa “her insan kendisi için bir derstir” dememiş.</p>
<p>Romandaki sürgün teması ile bir yazar olarak sizin sürgünlüğünüz arasındaki geçişkenliklerden söz eder misiniz?</p>
<p>Dünyada iki büyük acı vardır, bunlardan biri açlıktır, yaşadım, açlıktan ölen insanlar gördüm hapishanelerde. Açlıktan daha büyük olan bir şey de sürgündür. Sürgün size ait olan her bir şeyi alıp yok ediyor. Bazen Türkiye’ye dönüp, “buyurun, beni alıp o hapis dehlizlerine geri götürün” diye düşündüğüm çok olur, ama çok korkarım hapisten, bir gün dahi o duvarların ardında yaşamayı göze alamayacak kadar çaresizim, varın siz düşünün bu sürgünün ne kadar berbat bir şey olduğunu. Topraklarıma olan aşkı, özlemi, Türkiye insanına olan özlemimi romanlarımda var etmeye çalışıyorum…</p>
<p>Yazma haliniz nasıldır? Kolay mı yazıyorsunuz?</p>
<p>Kalabalıkta yazmayı severim, bir kütüpahane uğultusunda, şehrin arka sokaklarına sığınmış bir Café’nin arka masasında… belki yalnızlıktan korktuğum içindir… çok hızlı yazarım ve yazdıklarımı asla dönüp okumam, çünkü beğenmemekten korkarım, aradan zaman geçtikten sonra okurum. Yazarken o kelimelerin nereden geldiğini bilmem, sanırım oradaki insanlar konuşur ben onların söylediklerini not ederim. Bu kolay bir yazım mıdır bilmem, ancak yazdıklarım beni çok acıtır.</p>
<p>Bundan sonra nasıl sürecek yazı hayatın?</p>
<p>Elimde bitirdiğim ve yarım kalmış romanlarım var, bunları bitirmeye ve son şekillerini vermeye çalışacağım, ancak zamansızlık ve ekonomik sıkıntılar bir yazarın en büyük handikapı olsa gerek. Gece Kelebeği’nin birinci ve üçüncü ciltlerini yazacağım, birinci cildin yüz sayfa kadarını yazdım, üçüncü cildin karekterlerine ait neredeyse bütün bilgileri toplamış haldeyim.</p>
<p>“Beni Çağıran Rüya” ve “Ölü Kuşlar” adında bitmiş iki romanım var, belki onlar bu ara süreçte çıkacaklar… bakalım zaman ne gösterecek. Dünyamız çok kötüye gidiyor, batılı hükümetler bütün kriz dönemlerinde, okun sivri ucunu politik sürgünlere çevirmiştir. Birinci ve ikinci dünya savaşlarında yüz binlerce aydın Avrupa ve Amerika kıtasında deli danalar gibi dönüp durdu. Belki başka memleketlere sürükleniriz kim bilir…</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.haydarkaratas.net/haydar-karatas%c2%92la-gece-kelebegi-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Perperika Söe (Gece Kelebeği) Söyleşi &#8211; Turgay Ulu</title>
		<link>http://www.haydarkaratas.net/perperika-soe-gece-kelebegi-soylesi-turgay-ulu/</link>
		<comments>http://www.haydarkaratas.net/perperika-soe-gece-kelebegi-soylesi-turgay-ulu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 16:39:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[BASINDA ÇIKANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat Cephesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyalist Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Turgay Ulu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.haydarkaratas.net/?p=179</guid>
		<description><![CDATA[Perperika Söe (Gece Kelebeği) Söyleşi* Haydar Karataş &#160; Sanat Cephesi ( Turgay  Ulu): öncelikle şunu söyleyeyim; gazetelerin kitap eklerinde kitabının tanıtımını gördüğümde, kitabın yazarının hapishane arkadaşım Haydar olduğunu anladım. İçerdeyken roman yazmakta olduğunu biliyordum. Hatta daktilo edilmiş haliyle bir kısmını okumuştum. Fakat benim okuduğum bölümler, bu kitaptaki bölümlere benzemiyor. Sanırım hapiste yaptığın çalışma bu kitap değildi? Bu kitabı hapishaneden çıktıktan sonra yazmış olmalısın? İçerde çalıştığın kitabı bekletiyor olmalısın? Haydar Karataş (H. K.):……………… Evet, düşündüğün gibi; dışarı çıktıktan sonra yazdım, içerde yazdıklarımın çok azı bende kalabildi, onlar bekliyor. T. U.: Birçok sanat dergisinde ve gazetede, kitabınla ilgili değerlendirme yazıları yayınlandı. Değerlendirme yapanların tamamı (benim elime geçenlerden tamamı) kitabına olumlu eleştiriler yapmışlar. Sen bu düzeyde bir ilgi ve beğeni bekliyor muydun? Keza  Marksist sol içinden yetişmiş  kadroların ürettikleri eserlere karşı genel bir ön yargı var. Marksist sol hareketin kadrolarının ürettiği eserlerin slogancı ve aşırı ideolojik olduğu düşünülüyor. Senin kitabın ilk yayınlanmış çalışman olmasına rağmen,  bu ön yargıları boşa çıkaran bir özelliğe sahip. Tabii ki bu ön yargılı düşüncenin oluşmasında devrimci hareketlerin de payı var kuşkusuz. Fakat tek başına bu bir neden midir? Sen de bu ön yargıyı kendine karşı hissettin mi? Kitabını yayınlatma da bu yönlü sıkıntılar yaşadın mı? Kişilerin dahası devrimci [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="icerik">
<div>Perperika Söe (Gece Kelebeği) Söyleşi*</div>
<div>Haydar Karataş</div>
<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_180" class="wp-caption alignleft" style="width: 310px"><a href="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/logo4.jpg"><img class="size-medium wp-image-180" title="logo" src="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/logo4-300x78.jpg" alt="" width="300" height="78" /></a><p class="wp-caption-text">Turgay Ulu http://www.sanatcephesi.org</p></div>
<p><em><strong>Sanat Cephesi ( Turgay  Ulu):</strong> öncelikle şunu söyleyeyim; gazetelerin kitap eklerinde kitabının tanıtımını gördüğümde, kitabın yazarının hapishane arkadaşım Haydar olduğunu anladım. İçerdeyken roman yazmakta olduğunu biliyordum. Hatta daktilo edilmiş haliyle bir kısmını okumuştum. Fakat benim okuduğum bölümler, bu kitaptaki bölümlere benzemiyor. Sanırım hapiste yaptığın çalışma bu kitap değildi? Bu kitabı hapishaneden çıktıktan sonra yazmış olmalısın? İçerde çalıştığın kitabı bekletiyor olmalısın?</em></p>
<p><strong>Haydar Karataş </strong>(H. K.):……………… Evet, düşündüğün gibi; dışarı çıktıktan sonra yazdım, içerde yazdıklarımın çok azı bende kalabildi, onlar bekliyor.</p>
<p><em><strong>T. U</strong>.: Birçok sanat dergisinde ve gazetede, kitabınla ilgili değerlendirme yazıları yayınlandı. Değerlendirme yapanların tamamı (benim elime geçenlerden tamamı) kitabına olumlu eleştiriler yapmışlar. Sen bu düzeyde bir ilgi ve beğeni bekliyor muydun? Keza  Marksist sol içinden yetişmiş  kadroların ürettikleri eserlere karşı genel bir ön yargı var. Marksist sol hareketin kadrolarının ürettiği eserlerin slogancı ve aşırı ideolojik olduğu düşünülüyor. Senin kitabın ilk yayınlanmış çalışman olmasına rağmen,  bu ön yargıları boşa çıkaran bir özelliğe sahip. Tabii ki bu ön yargılı düşüncenin oluşmasında devrimci hareketlerin de payı var kuşkusuz. Fakat tek başına bu bir neden midir? Sen de bu ön yargıyı kendine karşı hissettin mi? Kitabını yayınlatma da bu yönlü sıkıntılar yaşadın mı? Kişilerin dahası devrimci hareketin bu konuda izlemesi gereken yöntem ve çalışma tarzı nedir sence?</em></p>
<p><strong>H. K</strong>.: Bu dediklerinin belki on beş yirmi yıl önce geçerliliği vardı diye düşünüyorum, ancak bugün kısıtlama alanlarının farklılaştığı inancındayım. Eskiden “komünizm” kelimesi, kapitalizm için “cin” çarpması gibiydi, o kelimeyi ağzına alan şairler, yazarlar tutuklanır, gözdağı vermek için hapishane hapishane gezdirilirlerdi. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz bizim ülkemizde bu gazaba uğramış yazarlardı. Bugün bu yazarların kitapları, bizzat büyük kapitalist, hatta banka sermayesine bağlı yayınevleri tarafından basılmakta. Karl Marx, Lenin, Bakunin’in kitapları da öyle. Biz seninle hapishanede iyi dosttuk. Bu dostluğumuza bağlı kalarak, aile içi bir sohbet yapma yanlısıyım. Havalandırma koridorunda volta atıyormuşuz gibi, bir iki laf edip, yarım saat konuştuklarımızı sindirdikten sonra, kaldığımız yerden sohbetimize devam edelim, diyorum. Kelimelerimiz gene öyle hapis duvarları arasında gezinsin, ruhumuz dünyanın öbür ucuna gidip gelsin, ama sorarım sana, dünyamızda acı arttı artmasına, şirketlerin daha vahşileştiğini gittiğim ülkelerde, katıldığım seminerlerde bizzat büyük şirketlerin yöneticileri dahi söylemekte, öyleyse mesele nerede, sınırlama mı genişleme mi, yoksa anlaşılmayan başka bir şeyler mi oldu dünyamızda?</p>
<p>Bu sorunu üç gün havalandırmada volta atsak gene cevaplayamayız, ancak şu kadarını söyleyeyim, ben yazdıklarımda tam da bu soruya cevap arıyorum. Ben insanı anlatıyorum, sıradan insanları, onların acılarını, kederlerini, bütün mevcut ideolojiler dışında anlatmaya çalışıyorum. İdeoloji ve teorilerin halktan kopmaları çok oldu, pek çok ideolojik kavramlar günümüz insanının duygusunu yansıtmamaktadır. Halktan, insandan kopmuş, salt akli hesaplarla, yönetmeye, iktidar olmaya kendini odaklamış ideolojilere insanı hatırlatmak gerektiğine inanıyorum. Teorilerin güçlülüğü, kanımca toprağını iyi tanımasıyla uyumlu olursa anlamlı olabiliyor. İnsandan, sokaktan kopmuş, kendini bir üstyapı erki olarak örgütlemek isteyen, teorik anlamlardan tahliller üretmek, ideolojik ithamlarda bulunmak çağımıza büyük bir kötülükmüş gibi geliyor.</p>
<p><strong><em>T. U.: Eserinde Dersim yöresinin neredeyse tüm özelliklerini yansıtabilmişsin. Karakterler, kişilikler, tarihsel koşullar ve toplumsal mekanla uyum içinde verilmiş. Kitabını okurken eserinin Lucacs’ın “tarihsel roman” tanımını hatırlayıp buna uygun bir kitap olmuş dedim. Dil ve anlatım yöre insanının özelliklerini ve iç dünyasını yansıtabilmiş. Yaşıyor mu bilmiyorum;  ama bu tarihe tanıklığın annene ait olması, bu anlatım dilinin oluşmasına katkı sağlamış mıdır?</em></strong></p>
<p><strong><em>Dersim yaşlıları, gizli kalmış bir tarihin canlı tanığı durumundalar. Dersimli yakınlarımın anlatımlarından biliyorum ki 1938’i her çocuk bir masal gibi dinleyerek büyümüş öğle değil mi? Sende bu yaşananları dinleyerek büyüyenlerdensin? Bunun yaşamına nasıl etkisi olmuş şimdiden geriye baktığında?</em></strong></p>
<p><strong>H. K</strong>. : Bütün özellikleri demek belki fazla bir belirleme olur, ancak Anadolu coğrafyası genelde böyle bir özellik taşır, resmî tarih algısının Anadolu’ya girmesi 1980’ler sonrası oldu. Kürt coğrafyası dilsizlikten daha şanslıydı. Geçmiş algısını kendi sözsel masalları, hikayeleriyle oluşturmaya devam etti. Dersim çok kültürlü bir coğrafya, ne Türk ve ne de Kürt coğrafyasına benzer, ‘etno-dinsel’ bir üst kimlik oluşumu mevcut, tarihsel algı biçimi de buna göre şekillenmiş. Her iki coğrafyayla bir araya gelebildiği gibi, ayrışmaktadır da. Hapishanelerdeki Dersim insan kişiliklerine baktığında da bunu görmek mümkün. Dersimli insanın algı dünyasını, mevcut modern kavramların şekillendirdiği inancında değilim. Geçmiş tarihsel izleri, bu sözlü gelenek aracılığı ile çok canlı tutmakta. Aslında  bu Anadolu’nun tamamında mevcut ancak orada daha belirgin, daha keskin gibi geliyor bana. Modern kavramların etkisi, genelde ülkemizin solunu kendi damarlarından koparmıştır. Halkı dinlemeyen, ideolojik kavramlarını halka dayatan bir üst merkezci algılayış var. Kendi militan kitlesini dahi dinlemeyen bir solculuğun halkı algılaması, yaşlı atalarına sorup, onların yaşananlardan neler hissettiklerine kulak vermesi mümkün mü? Ulus eksenli aydınlanmayla sorunu olan biriyim, bu sebeple ‘ulus merkezli’ dizgenin, bu dizgenin mağduru sıradan insanı tercih ediyorum.</p>
<p>Yaşamıma etkisine gelince, ailemin bütün kuşakları devletin mağduru oldu, öldürüldü, sürüldü, ağabeylerim hapisler yattı. Hapisten çıktığımda gidecek bir evimin dahi olmadığını fark ettim, köylerimiz boşaltılmış. Cezaevi kapısının önünde kala kaldım. Bizim Dersim’de her şeyin bir mekanı vardır. Düzgün Baba’nın yeri, Düzgün dağındaki kayalık, Sultan Baba, Oria Hıdır gibi ziyaretlerin mekanı var, mekansız tek kutsal şey Hızır’dır. Hızır’ın atı dahi nefestir, uçar, her yerde görülebilir, ancak onun dağlarda dolaştığına inanırdım. İnsan mekansız bırakılmış, nefes değiliz ki, rüzgâra karışalım, insanız ve mekanımızı arıyoruz. Hayalet gibi insanlar gördüm, vardığım her kapı ağlıyordu mekanını yitirdiği için. Bu mekansızlığı en şiddetli yaşayanlardan biri de annemdi. Altmış beş yaşında, doğup büyüdüğü, acılarını kabullendiği mekanından koparılmış İstanbul şehrine göç etmiş, orada yeni bir dil öğrenmiş, ama ruhunu arıyordu. İnsan mekânını yitirince, galiba büyük bir yok olma yaşıyor. Ben kendi yok olmuşluğum ile annemin yok olmuşluğunu bir araya getirdim ve yitirilmiş bu dünyayı kendi içimde yeniden var ettim. Tanıdığım, duyduğum, sevdiğim insanlara yeniden ruh verdim. Sana kadar dahi geldiler, demek ki yaşıyorlar diyorum, demek ki varız ve dünyayı merhamete çağırıyoruz.</p>
<p>T<strong><em>. U.: Konuyu pekiştirmek için devam edeyim. Sen bir yıkımın yaşandığı bir toplumun geçiş kuşağısın. Yıkımı yaşayanların acısını savaşımını dinlemişsin. Kendinde hissetmişsin. Bu Dersim’e özgü bir şey değil yalnızca. Diğer birçok halk, grup benzeri savaşımlar sonunda benzeri süreçleri yaşamış. Bugün dünya genelinde baktığında yıkımı yaşamış toplumların sonrasında yetişen gençlerinin duyguları nasıldır? Öfkeli mi, acılı mı, kabına sığmayan ya da  aykırı mı? Dersim özelinde bakarsak önce 38 Katliamı ardından yükselen ve kendini bulan Devrimci Hareket ve sonra 12 Eylül’ün yarattığı travma… Kürt olmaktan kaynaklanan barışamama hali ve daha eski tarihe sahip Alevi kimliğe etkisi nedir?</em></strong></p>
<p><em>H. K.: Eğer azınlık gruba aitseniz, bu dünyanın neresinde olursa olsun, hangi ülkede bulunursanız bulunun, acı önce gelip sizi bulur. Sizin kurtarıcınızın dahi bazen kurbanı haline gelebilirsiniz. Çünkü alışamıyorsunuz, aykırısınız, hâkim güç yönetmek için yeni bir yönetime ihtiyaç duyar, iç hainsiniz. Bırakın devleti, sizi kurtarmaya gelen örgütün dahi günahkârısınız çoğu zaman. Muhalifseniz mağdursunuz. Hiç unutmam bir gün Sakarya cezaevinde bir örgüt yöneticisiyle sohbet etmiştim. Bana dönüp, “Partimiz Dersimlilerden dolayı çok bölündü, disipline gelemiyorlar&#8230;” demişti. İşte bu disipline gelemeyen insanlar, iki boyutlu bir mağduriyet yaşadı. Örgütler onları disiplinle (nasıl bir disiplinse) terbiye etmek istedi. Ben örgütün terbiye edemediği biriyim. Bilirsin örgüt sürgünü olarak yaşadım yıllarca hapishanelerde. Dünyanın azınlıkları, kurulu düzenlerle, kurulmak istenen düzenlerle kanları uyuşmamaktadır. Rus Devrim’i muhaliflerinin genelde azınlık halklara mensup olmasını da ben bu alışamamışlığa bağlıyorum.</em></p>
<p><em><strong>T. U.: Kitabına dönersek; konusu benzer diğer bazı eserlerde isyan edenlerden yana olmak kaygısını aşırı öne çıkararak isyancıları mükemmel varlıklar olarak yansıtmış. Senin kitabının en beğendiğim yönü bunu yapmamış olması. Beğenilme kaygısı olmadan gerçekten bir tanığın gözüyle bakmış. İsyan edenlerin zaafları, ihanetleri olduğu gibi sergilenmiş. Yöre aşiretlerinin çıkar kavgaları, kişilerin kişisel hırsları, günlük yaşamdaki zaaflar aynen ayna gibi karşımızda duruyor kitapta. Fakat kitapta bu güzel anlatımın yanında sanki olanlar kişilerin tekil kötülüklerinden kaynaklanıyormuş gibi bir izlenim de edindim. Oysa 1938 Dersim katliamı Dersimliye boyun eğdirmek, onları ehlileştirmek, vergi almak, askere almak; kısaca kontrol ve denetim altında tutarak cumhuriyetin kuruluş felsefesinde var olan “tek millet, tek dil, tek mezhep” anlayışını hâkim kılmak için yapıldığı gerçeği biraz arka planda kalmamış mı?</strong></em></p>
<p>H. K.: Benim teorik olarak söylediğimi bir tarafa koyalım, söz konusu Gece Kelebeği ise, hayır derim. Ortada muazzam bir insan karmaşası vardır, sınıf çelişkisi denen şey neyse orada, topraksızlık, yoksulluk, yerel otorite ve hâkim ulusun ideolojik vurgularıyla kafayı yemiş devlet denen mezalim aygıtın Kemalist kadroları&#8230;</p>
<p>Halk denen şey, sosyolojik olarak sınıf çelişkisi yaşasa da, Marksist anlamda sınıf tavrı sergileyemez, korkar, kuru taştan dahi umut arar.</p>
<p>Kanımca en önemli yan, bütün bu çelişkileri anlatırken, egemen aygıt olan devlet olgusunun yarattığı kaostur. Büyük insan dramı burada yaşanmaktadır. Ambargo uygulayarak, insanların birbirine girmesini istemiştir devlet. Zaten Türk yöneticiler, “asayiş meselesi vardı, devletin bunlara seyirci kalması mümkün mü?” demesinin sebebi de budur. Bunu Irak’ta da gördük. ABD önce ambargo koydu, müdahaleyi kalıcılaştırmak için, insanları bir birine verdi. Dersim’de olan da bunun aynısıdır. Bu iktidarların tipik sorunları çözme biçimidir. Roman kahramanlarının bütün gelgitleri, bu mezalim devlet politikalarından çıkmıştır. Bence bu romanın güçlü yönü buradadır, devlet tahribatını insanın içine düştüğü acı üzerinden anlatmıştır. Diğeri basitlik olurdu, gibi geliyor bana. Ama nihai karar okurundur. Ben savaşı anlatıyorum, savaş sonrası yıkımı, yok oluşu, bu yok oluşu insan ruhu üzerinden anlatmaya çalışıyorum. Bunu yaparken, kahramanların fikirleri okuru olduğu gibi, beni de şaşırtmakta, nasıl böyle yaparlar diye ben de isyan etmişimdir.</p>
<p><em><strong>T. U.: Eserinde “öfke” konusuna sınıflar üstü bir yaklaşım getirildiği kanaatindeyim. Çatışmaların sömürünün, isyan ve savaşların nedeni öfke midir? Öfke olmasa bu çelişki ve çatışmalar olmayacak mı? Diğer yandan, aslında ezilen ve sömürülenler için akıl, etik ve bilim dışına taşmayan bir öfke gerekli değil midir? Sınıf farkı gözetmeyen bir hümanizm anlayışı, isyan hareketlerinin yenilgilerinin bir nedeni değil midir?</strong></em></p>
<p><strong>H. K.: Tersine çatışma, sömürü, savaş ve öfkeyi doğurur. Romanın kahramanları öfkeye büyük anlamlar yüklemekte, ben o fikirde miyim bilmem, ama öfkeyle yaşanmayacağını bilirim. Öfkelerin yanında olabiliriz, ben şahsen öfkenin hüküm sürdüğü bir toprak parçasında bulunmak istemem.</strong></p>
<p>Belki şunu söyleyebilirim, öfkeler haklıdır, ama öfkeyle beraber yaşamak mümkün değildir. Radikal İslâmcı örgütlerin, batı karşıtı öfkeleri o kadar haklı ki, ancak kendi kendime sorup dururum, karşıtı olduğum bütün batı ülkelerinde yaşayabilirim ne var ki,  Bin Ladin’in ‘haklı’ öfkesinin hüküm sürdüğü bir ülkede yaşamayı istemem. Kendini öfkelerine kaptırmış, pek çok sol örgüt içinde bunu söylemem mümkün. Öfkenizin haklı olması yetmez, öfkeyi bilincinize yedirmiş misiniz? Sizi öfkelendiren acıya, acıyla mı karşılık verirsiniz, yoksa şefkatli yüreğinizi mi açarsınız? Öfkeler insanları sokağa dökebilir, ancak o öfke eve dönmek gerektiğini gördüğü andan itibaren büyük bir ‘pişmanlık’ yaşamaya başlar geride bıraktıklarıyla.</p>
<p>Devrimler dahi, sokağa dökülen kitleyi başa gelir gelmez eve yollamak isterler. Benim aklımın almadığı şey de budur.</p>
<p><em><strong>T. U.: Hapislik günlerimizde Tolstoy vb. yazarlarla ilgili sohbetlerimiz hatırımda duruyor. Kitabın gelmemiş olsaydı hakkında yapacağım “beddualar” sayesinde sonun Tolstoy gibi olacaktı. Ün ve şan belâsı yüzünden bir tren istasyonunda izbe bir kulübede son nefesini verecektin. O zaman ben de vasiyetini not etmek için başında bekliyor olacaktım. Sana takılmak oldukça keyifli. Hapishane günlerini verimli değerlendiren bir arkadaşımızdın. Hapishanede üretilen diğer eserlerle ilgili ne düşünüyorsun?</strong></em></p>
<p>H. K.: Ben romancılara hep büyük anlamlar yükledim. Geçenlerde hapishanede yazdığım günlüklerimden birine bakarken, ‘iyi hesap’ başlığını verdiğim bir şiire denk geldim. Şöyle demişim:</p>
<p>“Hesap yaptım</p>
<p>Beş yılını ömrümün,</p>
<p>çıkarıp Yaşar Kemal’e verdim.</p>
<p>Yazsın bir İnce Mehmet daha.</p>
<p>Nasıl olsa,</p>
<p>okuyunca fazlasıyla geri alırım&#8230;”</p>
<p>Sanırım başından beri edebiyata, toplumcu romana büyük bir önem vermişim. Hapis günlerimin yazınları benim için çok nahif şeyler, ben dahi okurken zorlanıyorum.</p>
<p><em><strong>T. U.: Okuduğum bir röportajında  “ideolojik takıntılarla hareket edemezdim” demişsin. Bununla kastettiğin nedir? İdeolojik olmayan sanatsal üretim mümkün müdür? Perperika Söe aslında belli bir ideolojik yaklaşımı taşıyor. Fakat sanatın inceliklerini kullanarak anlatmak istediği sorunu sloganlaştırmadan, kuru metinlere indirgemeden yapmış bunu. Yan tutan bakış açısını karikatürize etmeden, okuyucunun gözüne sokmadan yapmış bunu. Slogan atmadan da ideolojik yaklaşımı ortaya koymanın mümkün olduğunu göstermiş oluyor.  Buradan yola çıkarak şunu sormalıyım; sosyalist gerçekçi sanat akımı “ideolojiktir” denilerek bir kenara mı itilecek, yoksa sosyalist gerçekçilik, değişen koşullara göre yeniden mi üretilecek? Bu konuda ne düşünüyorsun?</strong></em></p>
<p>H. K.: Evet, sola bu ideolojik hastalık nereden bulaştı anlamış değilim. İdeoloji bana göre bir bağnazlıktır, oysa teori bir bilimdir, ileri fikirler sunar. Ben ikincisinden yanayım. Marx teoremine ideolojik iktidar modeli eklemlenmiş ve benim kuşak Marx’ı Marx’tan öğrenmek yerine, solun ideolojik iktidar modeli üzerinden öğrenmiştir. Kendine yazık ettiği yetmezmiş gibi, teoremine de haksızlık etmiştir. Geçen yıl, Zürich’e gelen Almanların ünlü Marksist teoremcisi Prof. R. Alferd’i dinlemeye gitmiştim, ideoloji anti-teoridir demişti. Hatırladığım kadarıyla Fikret Başkaya buna benzer bir makale ele aldı, ‘teorinin önü açıktır, eleştiriye dayanır ve eleştiriye yol açar,’ diyordu. Bugünün solu, teorisel algıyı öne çıkaracağına, ideolojiye sırtını dayamıştır. Başkaya’nın deyimiyle, ‘ideoloji, verili durumu esas alır ve tartışmayı yasaklar.” Ancak benim bu sözlerimi algılamayan pek çok arkadaşım tepkiler verdi. Gerçeklik karşısında “partimizin anlayışı budur” diyen çokça insan bilirim. Sol iktidar olmadan, iktidar alanlarını tahakküm altına almaya çalışan bir ideolojik hegemonyaya dönüştü. Daha geçenlerde bir örgütün konferans belgeleri elime geçti, büyük bir korkuya kapıldım, partimizin ideolojik düşmanları diye bir bölüm vardı. Sol, düşünce özgürlüğünü istemez, oysa düşüncenin özgür bırakılma talepleri, idam cezasının kaldırılmasından çok önce olmuştur. Sansürün insanlık suçu olduğu çok eskiden beri istenmekte, bir grup “ideolojik düşman” diye bir tabir belirlerse, bunun sonu nereye varır? Fikri farklılıktan dolayı, insanın insanı öldürmesi, suçlaması, hain ilan etmesi kabul edilebilir bir şey değildir.</p>
<p>T<em><strong>. U.: Marksist hareketin dünya çapında sanat alanında çığır açan etkinliğinin olduğu herkesin kabul ettiği bir gerçeklik. Fakat sosyalizm denemelerinde yaşanan geriye düşüş sonrasında hem sosyalist gerçekçi akım ve bağlantılı olarak hem de genel anlamıyla sanat ve estetik alanında bir düşüş olduğu gözleniyor. İçinde bulunduğumuz coğrafyada da devrimci hareketler hem politik olarak hem de sanatsal etkinlik olarak çok parçalı, dağınık ve etkisiz durumdadır. Kendi çapında sanatsal  ve politik çalışmaları toparlayıp merkezileştirmeye uğraşan çalışmalar mevcut olmakla beraber yetersiz. Bu, zorlu bir iş. Sosyalizm denemelerinin ve mevcut devrimci gurupların açmazlarının teşhis ve tedavisine ihtiyaç var. Marksizm’in ve Marksist hareketin günümüz koşulları içinde yeniden üretilmesi için nasıl bir politik ve sanatsal mücadeleye ihtiyaç vardır? Bu düşüşün süreçsel gelişimimizin gerisine düşmekle bağlantısı nedir?</strong></em></p>
<p>H. K.: Sevgili Turgay, bu soruya geldikten sonra bilgisayarımı kapattım, bir hafta sonra açtım. Birinci neden kendimi ağır bir Marksist tartışma içinde buldum. İkincisi, ben solun sanatı öne çıkardığına hiç tanık olmadım. Solu ideolojik bulduğuma göre, onun sanatta ön açıcı olduğunu söylememin mümkünatı yok. Eğer dediğin gibi sosyalizm sanatta çığır açsaydı o özgürlükçü de olurdu. Sol sanata başından beri duyarsızdı. Sovyetlerin, Çin, Küba, Arnavutluk gibi ülkelerin sanata bakışları slogan kültürüne dayanıyordu. Komünist partinin politik stratejilerini halka götürmekle yükümlüydü. İnsanı anlatan değil, partiyi anlatan şeyleri roman, resim, bilmem ne olarak görüyorlardı. Ancak dünyanın büyük romanları insanı anlattığı için ve bu mevcut sistemlerin mağdur ettiği yapıyı ortaya koyduğu için, devrimciler kendini insanı anlatan sanatsal edinimin içinde bulmuşlardır. Dostoyevski, Yaşar Kemal okumayan bir solcu yoktur. Devrim yapmak için insanı bilmek istemişlerdir, ancak hükümet olduktan sonra insanın anlatılmasından rahatsız olmuşlardır. Demişlerdir ki; ‘bizi yani partiyi anlatacaksınız, partiyi anlatırsanız size sanatçı deriz,’ bu sebeple biz propaganda romanları okuduğumuz için, Sovyetler Birliği’nde neler olduğunu, insan denen faktörün ruh halini hiç bilemedik.</p>
<p><em><strong>T. U.: Aslında senin hapisliğin de pek bitmiş sayılmaz. Şimdide sürgünlerdesin. Birbirini izleyen bu sürgünler yaşamını nasıl etkiliyor? Bir çok devrimci arkadaşımız hapishanelerden sonra hiç bilmedikleri ülkelere gitmek zorunda kaldılar. Zorlukların yanında özlem insanı edebileştirir, ozanlaştırır. Oradaki yaşamda bir savaşımı yeniden başlattınız. Var olma savaşımınız hayatınızı zorluyor mu?</strong></em></p>
<p>H. K.: Toprağınız iyileşmediği, toprağınızın sorunları bitmediği sürece, sizin bu haliniz devam ediyor. Bir örnek vereyim, buraya geldikten sonra Türkiye’den okul günlerimden tanıdığım bir arkadaşımla yeniden karşılaştım. Ben hapse düştüğümde o dağa çıkmış, yedi yıl gerilla olarak yaşadıktan sonra silahlı mücadeleye karşı çıkarak yurtdışına çıkmıştı. Ailesini ve akrabalarını örgütlerin dışında tutmaya çalışıyordu. Bir gün bir başka arkadaşım beni aradı ve bu arkadaşımın kardeşinin polis tarafından öldürüldüğünü söyledi. Evine gittim, siyasî fikirlerinin arkasında dimdik duran bu arkadaşım, birden küçücük olmuş, başı omuzlarının arasında kaybolmuştu. Bu öyle bir kederdir ki, siz kaçıp gitseniz dahi, çevreniz o kaderi yaşamaya devam ediyor, çünkü toprağımız dert üretmekte. Yurtdışına çıkan bazı arkadaşlarımız sanırlar bütün belâlar geride kaldı, hayır geçmişiniz boynunuzda bir günah, atamazsınız. Yapacak tek şey bunun farkında olarak yaşamak. Bu romanı okuyanlar, neden gittiğiniz yere bu ‘günah’ın sizlerle beraber geldiğini görür, az da olsa görür yani.</p>
<p><em><strong>T. U.: Kişilerin fikirlerinden bağımsız olarak yaşam biçiminin kişileri şekillendirdiğini biliyoruz. Avrupada yaşıyor olmanın sana olumlu veya olumsuz katkıları nedir? Hapishane öncesi ve sonrası yaşamını karşılaştırdığında birbirini etkileyerek yaşamında değişen nedir?</strong></em></p>
<p><strong>Sadece sende de değil Avrupada yaşamak zorunda kalmış birçok devrimcinin farklı olarak kendi iç dünyasında karşılaşmak zorunda kaldıkları çatışmaları nelerdir bilmek isteriz?</strong></p>
<p>H. K.: Zorunlu sürgüne çıkmış devrimcinin içine düştüğü durumdan daha feci bir şey yoktur. Uzay boşluğunda dolanan cesetler dünyası burası dersem, ne demek istediğimi az çok anlarsın. Olumlu yanı, dil öğrenmek, başka bir kültürle tanışmak denebilir, o da öğrenebilirseniz. Benim için Avrupa büyük bir kayıp oldu. Almanca dilini öğrenmek için, akla karayı seçtim, uzun süre oturum alamadığım için kaçak çalışmak zorunda kaldım ve kazandığım paraları dil kurslarına verdim. Benim açımdan kazanım bu oldu diyebilirim. Bir başka nokta ise, iltica kampında kalırken, dünyanın her ülkesinden gelen mağdur insanları tanımam oldu. Balkan göçmenlerini, Irak savaşından kaçanları, Afrikalı ve Asyalı, Latin Amerikalı, dünyanın her yerinden mağdur insanla tanıştım. İltica kampları benim için büyük tanışıklık oldu, ülkemizin çelişkilerini başka ülkelerle karşılaştırma olanağı elde ettim. Bu insanlar beni çok besledi. Türkiyeli devrimcilerin neden bu iltica kamplarında kalmak istemediklerini, örgüt evlerine sığındıklarını anlamadım gitti. Parayla dahi bu kadar ülkeden insan tanıyamazdım. Minnettarım iltica kaplarına.</p>
<p><em><strong>T. U.: Perperika Söe dışındaki çalışmaların nasıl devam ediyor? Benzeri roman türü çalışmalar üzerinden mi devam ediyorsun? Yoksa öykü, makale, bilimsel araştırma konularını da kapsayan çalışmalarında mevcut mu?</strong></em></p>
<p>H. K.: Perperika Söe’nin birinci cildi sanırım yakında bitmiş olacak. Avrupa’da ve Türkiye’de yayın yapan pek çok gazete ve dergide makalelerim yayınlanmakta, ne işe yaradığını bilmediğim yaşanmış insan öyküleri toplamaktayım. Roman yazmak uzun bir iş, bir iki yıl o dünyanın içinde yaşıyorsunuz, sürekli yazdıklarınızla ilgili okuyorsunuz.</p>
<p><em><strong>T. U.: Buradan bir arkadaşımızla yazışan Dersimli bir öğrenciye öğretmeni senin kitabını hediye etmiş. Öğrenci de kitabını okumuş. Kitabını beğendiğinden hapishanedeki arkadaşa senden ve kitabından bahseden bir mektup yazmış. Bizim için oldukça güzel bir rastlantı oldu. Ve merak ettim; sol cenah kitabını nasıl değerlendirdi? Kitabın basım ve dağıtımı etkili bir tarzda yapılabildi mi?</strong></em></p>
<p>H. K.: Perperika Söe, genelde kendini solda hisseden insanlar arasında okunuyor, çok ilgi gördü. İnternet üzerinden bin dört yüz civarında okur görüşünü belirtti, onlarca söyleşi yapıldı. Ancak vurgun illegal solaysa, bu konuda hiç bir bilgim yok. Ben de senin gibiyim, fakat davet edildiğim yerlerde, misyon sahibi soldan arkadaşlar gelmekte ve keskin sözler söylemektedirler, gözlemim o sözlerle sınırlı. Bunu doğal buluyorum, sol kendi içinden gelenlerin eserlerini okumakta zorluk çekiyor. Belki bu kesim tarafından roman küçümsenmektedir de, bir şey söylemek için çok erken, diye düşünüyorum. Henüz basılalı da çok olmadı.</p>
<p>T<em><strong>. U.: Sevgili arkadaşım; hapishane koşullarında röportaj yapmak ancak bu kadar mümkün oldu. Kimi yerde kendimi kısıtladığım konular kimi yerde ise vereceğin cevaplara göre şekillenecek bir konuşma olması gerektiğinden eksik ve anlaşılmayan noktalar için anlayışını bekliyorum. Ayrıca kitabınla ilgili bir değerlendirme yazısı yolluyorum Sanat Cephesi Dergisine.</strong></em></p>
<p><em><strong>Sana, bize sunduğun bu güzel değerli çalışma için teşekkür ediyorum. Kişisel olarak yapacağımız çalışmalarımızda bize güçlü bir moral vermiş oldun.</strong></em></p>
<p><strong>Daima dostluk ve yoldaşlıkla kucaklıyorum.</strong></p>
<p>H. K.: Ben çok teşekkür ederim. Bir bilsen benim için ne kadar zor bir söyleşi oldu. Meğer bu kadar zormuş, sevdiklerimizin sorularına cevap vermek, bu kadar kederliymiş. Sakarya C.evinin havalandırmasında dolandım. Gebze C.evine uğradım. İnsan uğultuları, çığlıklar, beton kokusu&#8230; Ne kadar acı ve güzel günlerdi, bu dünya her sallandığında acısını bizler mi çekeceğiz anlamış değilim. Bakma sen dışarıdayız, ama yüreğimiz sizlerle, gözümüz TV’lerde, hiç kimse üzülmesin, kimseler hayıflanmasın, sevinmesin de, yeryüzünde bunca acı varken, haklıyız, acı çektirenler, gençliklerimizi oraya tıkanlar daha mutlu bir dünyada yaşayacaklarını da sanmasınlar. Bu ateş en çok onları yakar. Dünya huzursuz, Birinci Dünya Savaşı öncesinden daha huzursuz. Çıkış arıyor insanlık, çıkış aradığına göre bu insan seli, o hapishanelerdeki ‘ışığı’ görecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Not: Sanat Cephesi Dergisi Yayın Kurulu olarak söyleşinin içeriğine katılmadığımız tartışmalı görüşler vardır. İçeriğine katılmadığımız tartışmalı görüşlere cevap vereceğiz.</strong></em></p>
<p><strong>* Haydar Karataş; 1973 yılında Dersim’in Hozat İlçesi Haçeli Köyünde doğdu.  1992 yılında yasadışı örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle  yakalanıp yargılandı ve 10 yıl 4 ay hüküm giydi. Haziran 2002 tarihinde F Tipi Gebze Cezaevinden tahliye oldu ve yurtdışına gitti.</strong></p>
<p>Haydar Karataş, Kandıra 2 Nolu F Tipi Hapishanesinde 15 yıldır tutuklu bulunan Arkadaşımız Turgay Ulu’nun daha önceleri kaldığı Sakarya ve Gebze cezaevlerinden tanıdığı hapishane arkadaşlarından biridir. Şimdilerde Almanya’da yaşamakta ve roman yazmaktadır. Turgay Ulu’nun cezaevi koşullarında kendisine mektup yazarak cevaplamasını istediği bu söyleşiyi de daha önce cezaevlerinde gerçekleştirilen söyleşiler gibi bu türden bir süreci yaşayan, farklı ideolojik, teorik, politik ve örgütsel formasyonlarda duran, Bilim-Politika-Sanat-Estetik-Etik bütünselliği yolunda mücadele eden Sanat Cephesi’nin duruşuna uygun olduğu için yayımlanmasını doğru buluyoruz.h</p>
</div>
<div>Sanat Cephesi</div>
<div>http://www.sanatcephesi.org/SC/236/perperika_soe_(gece_kelebegi)__soylesi*</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.haydarkaratas.net/perperika-soe-gece-kelebegi-soylesi-turgay-ulu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DERSİM’DEN YÜREĞİN ORTA YERİNE DÜŞEN BİR ÇIĞ(LIK): PERPERIK-A SÖE (GECE KELEBEĞİ),</title>
		<link>http://www.haydarkaratas.net/dersim%e2%80%99den-yuregin-orta-yerine-dusen-bir-ciglik-perperik-a-soe-gece-kelebegi/</link>
		<comments>http://www.haydarkaratas.net/dersim%e2%80%99den-yuregin-orta-yerine-dusen-bir-ciglik-perperik-a-soe-gece-kelebegi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 09:37:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gece Kelebeği]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[1938 katliamı]]></category>
		<category><![CDATA[Burçin Ezgi Açıkgöz]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim Ermenileri]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim İsyanı]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim olayları]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal... Alevi]]></category>
		<category><![CDATA[Tunceli]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.haydarkaratas.net/?p=168</guid>
		<description><![CDATA[&#160; BURCU EZGİ AÇIKGÖZ yazdı. &#160; DERSİM’DEN YÜREĞİN ORTA YERİNE DÜŞEN BİR ÇIĞ(LIK): PERPERIK-A SÖE Haydar Karataş 1973 yılında Dersim’in Hozat ilçesinde doğan bir yazarımız. Daha lisede okurken yaşamın yükünü sırtlamış ve bu yük sırtından hiç inmek bilmemiş; hamallık, bulaşıkçılık, temizlikçilik yapmış, yoksul ülkeler için kullanılmış giysiler toplama işlerinde çalışmıştır. 2003 yılından beri İsviçre’de yaşayan yazarımız; Zürih Üniversitesi Psikoloji bölümüne kaydolmuş, ekonomik nedenlerden dolayı okulu bırakmak zorunda kalmıştır. Haydar Karataş edebiyat eleştirmenliği yapmakta, makaleleri , Devrimci Demokrasi, Yaba Sanat, Güney Dergisi, Birgün Kitap eki, DersimNews,  Öteki İsviçre Gazetesi vb, pek çok dergi ve gazetede yayınlanmaktadır. (1) Doğrusunu söylemek gerekirse ben sevgili Haydar Karataş’ın yaşantısını, kitabı okuyup bir çırpıda bitirdikten sonra merak ettim; o değerli yaşantısının ve Dersim’in dağlarında kelebek kelebek uçuşan kelimeleri tutup biz okuyucularına sunduğu değerli kitabının karşısında saygıyla eğiliyorum şimdi. Kitabın arka kapağında değerli yazarlarımız; Gün Zileli, Sina Akyol ve Murat Uyurkulak’a ait yorumlar var. Yorumların hepsine katılmakla birlikte bu kitabın “roman üstü” bir yapıt olduğunu düşünmekteyim. Bana kalırsa bu romanı roman üstü yapan şey; birlikte yaşadığımız bir toplum içerisindeki acılara bizi de ortak etmesi ve bunu yaparken de ayrıca bir çaba sarf etmeksizin gerçekleri olduğu gibi anlatarak doğallığını her satırda hep muhafaza etmesi. Kitapta Dersim’38 trajedisi anlatılmakta. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>BURCU EZGİ AÇIKGÖZ yazdı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong></p>
<div id="attachment_172" class="wp-caption alignleft" style="width: 300px"><a href="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/407207_153105784802203_100003083461837_215312_1197124399_n1.jpg"><img class="size-thumbnail wp-image-172" title="407207_153105784802203_100003083461837_215312_1197124399_n" src="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/407207_153105784802203_100003083461837_215312_1197124399_n1-290x290.jpg" alt="" width="290" height="290" /></a><p class="wp-caption-text">Burcu Ezgi Açıkgöz</p></div>
<p>DERSİM’DEN YÜREĞİN ORTA YERİNE DÜŞEN BİR ÇIĞ(LIK): PERPERIK-A SÖE </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> H</strong>aydar Karataş 1973 yılında Dersim’in Hozat ilçesinde doğan bir yazarımız. Daha lisede okurken yaşamın yükünü sırtlamış ve bu yük sırtından hiç inmek bilmemiş; hamallık, bulaşıkçılık, temizlikçilik yapmış, yoksul ülkeler için kullanılmış giysiler toplama işlerinde çalışmıştır.</p>
<p>2003 yılından beri İsviçre’de yaşayan yazarımız; Zürih Üniversitesi Psikoloji bölümüne kaydolmuş, ekonomik nedenlerden dolayı okulu bırakmak zorunda kalmıştır. Haydar Karataş edebiyat eleştirmenliği yapmakta, makaleleri , Devrimci Demokrasi, Yaba Sanat, Güney Dergisi, Birgün Kitap eki, DersimNews,  Öteki İsviçre Gazetesi vb, pek çok dergi ve gazetede yayınlanmaktadır. (1)</p>
<p>Doğrusunu söylemek gerekirse ben sevgili Haydar Karataş’ın yaşantısını, kitabı okuyup bir çırpıda bitirdikten sonra merak ettim; o değerli yaşantısının ve Dersim’in dağlarında kelebek kelebek uçuşan kelimeleri tutup biz okuyucularına sunduğu değerli kitabının karşısında saygıyla eğiliyorum şimdi.</p>
<p>Kitabın arka kapağında değerli yazarlarımız; Gün Zileli, Sina Akyol ve Murat Uyurkulak’a ait yorumlar var. Yorumların hepsine katılmakla birlikte bu kitabın “roman üstü” bir yapıt olduğunu düşünmekteyim. Bana kalırsa bu romanı roman üstü yapan şey; birlikte yaşadığımız bir toplum içerisindeki acılara bizi de ortak etmesi ve bunu yaparken de ayrıca bir çaba sarf etmeksizin gerçekleri olduğu gibi anlatarak doğallığını her satırda hep muhafaza etmesi.</p>
<p>Kitapta Dersim’38 trajedisi anlatılmakta. Bu konuda azımsanmayacak araştırmalar yapılıyor, istatistiksel gerçekler ortaya konuluyor, gazeteler ve dergiler bu trajedinin gerçeklerini anlatmaya devam ediyor… Fakat gerçeğin, insancıl duygulardan mahrum olduğundan dolayı her zaman eksik kalacağı düşüncesindeyim. Perperık-a Söe işte tam da bu yüzden tam, bu yüzden içe işliyor: Bir kız çocuğunun ağzından anlatılan yaşanılan gerçekleri okurken; gözlerimizin geçtiği yerlerde kelimeler satır satır çözülüp özgürleşiyor, yazılanlar kitabın dışına çıkıp koşarak “içimize” giriyor.</p>
<p>Küçük bir kızın ağzından son derece samimi ve içten bir dille anlatılan geçmiş; sanki çok uzak bir zamanda yaşanmış da bize efsanesi kalmış gibi değil, sanki bu acıları yaşayan insanlar hiçbir zaman biz olmayacakmışız gibi değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em> “…Yokluğu artık kanıksamıştım. Karnım aç demenin hiçbir anlamı yoktu. Hayvanlar gibi ot toplayıp yemek açım demekten daha anlamlıydı…”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir tarihi anlamaya o tarihteki acıları anlamakla başlıyoruz: İçimizde acıma hissi yaratmadan bize ait olan bir başka acıyı acıtıyor. Kendi acılarımızı buluyoruz orada. Böylece yaşamadığımız duygularla duygudaşlık (empati) oluşturarak, zihnimizde bazı bölgelerde bulunan duygusal ve düşünsel kayıtsızlık alanlarını uyararak birlikte yaşadığımız insanların acılarını anlamak yönünde duyarlılıklarımızı geliştirmeye yardımcı oluyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em> “…Batan güneşin arkasından bakıp insanın kendi yalnızlığına ağlaması benim için hep büyük bir kederdi… Güneşteki ateşti bize yalnızlığı ve sevgiyi hatırlatan. O her akşam giderdi, onu yitirme korkusu, sabahın tan atışında yeni bir hayatın müjdesiyle dağılırdı…”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Toplumdaki farklılığı reddeden, inkârlarla beslenen tezlerle ortaya çıkan, bu tezleri kıyımdan geçirdikleri insanların enkazlarıyla destekleyen ve dünyanın her yerinde olduğu gibi bu ülkede de toplumun birincil müdahale alanı olan etnik kimliğe yapılan saldırıyı anlatıyor. Yalnızlaştırılan, mahvedilen insanların tükenmeyen umutlarıyla ve her şeye rağmen yaşama tutunmalarıyla bizlere; yaşamımızı çevreleyen küçük umutsuzluklardan sıyrılıp, büyük umutlara her zamankinden daha çok sarılmamız gerektiğini anlatıyor.</p>
<div id="attachment_171" class="wp-caption alignleft" style="width: 300px"><a href="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/18459_1316011734011_1042252728_968538_7014962_n1.jpg"><img class="size-thumbnail wp-image-171" title="18459_1316011734011_1042252728_968538_7014962_n" src="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/18459_1316011734011_1042252728_968538_7014962_n1-290x290.jpg" alt="" width="290" height="290" /></a><p class="wp-caption-text">Gülüzar, Zürich Havaalanı... yıllar sonra</p></div>
<p><em> “…Annemin böyle eğilip bir ziyareti öperken yanında beklemek nedense çok hoşuma giderdi. Sanki anlamadığım bir dille bana seslenir gibi bir şeydi bu. Sesi tılsımlı bir ninni gibi yerin derinliklerinden geliyordu sanki. O dualar Zazaca’da hep şöyle başlardı:</em></p>
<p><em> ‘Ya Kerte Hızır, ya koye Sultan Babay, ya Kemere Duzgın, to gırsa…’</em></p>
<p><em> Ne kadar çok dağ ve taş vardı, ne çok Hızır vardı. Her dağ, her tepe, her ağaç dile gelip konuşuyordu annemin o sesinde, her şey susuyordu, fısıldayan sesimizi dinliyordu. İmdat sesimiz, tılsımlı bir rüzgâr sesi gibi sesleniyordu. Dağların tepelerinde, yol ağızlarında üst üste konmuş o kadar çok Kert vardı ki, sanki her biri benim için yerin kulakları gibiydi. Yerin bu kulaklarına annem o kadar güzel fısıldardı ki, toprağın gözyaşlarını görür gibi bir hisse kapılırdım…”</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gağand bayramı…</p>
<p>Hızır orucu ve bayramı…</p>
<p>Berbiçiler…</p>
<p>Ziyaretler…</p>
<p>Yakarışlar…</p>
<p>Dualar ve beddualar…</p>
<p>Masallar…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Toplumun ikincil müdahale alanı olan dinsel kimliğe olan saldırıyı sayfa sayfa gözler önüne seriyor. Tanımadığımız, yabancısı olduğumuz, yabancılaştırıldığımız, unuttuğumuz, unutmayı tercih ettiğimiz hayatlarımızı değerli kılan kültürümüzden bir kilim örerken; bir toplumu farklı yapan, değerli kılan ibadetler, gelenekler, inanışları yaşanılanlarla ortaklaştırarak anlatıp, o kilime bir motif gibi okuyucuyu da katarak daha fazlasını merak etmemiz, sorgulamamız için de vicdanımızı kamçılıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Samimiyetten ve içtenlikten gittikçe uzaklaşan bir dünyada sıcaklığına sığınılabilecek bir kitap.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sorunlarımızı birbirimizin acılarını anlayamadığımız için çözemediğimiz, gittikçe birbirimizin acılarına karşı duyarsızlaştığımız bir dünyada acı haykırışıyla merhametimizi ve duyarlılığımızı sorgulayan bir kitap: “Gece Kelebeği/ Perperık-a Söe”.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kitap adı: Gece Kelebeği /Perperık-a Söe</p>
<p>Yazarı: Haydar KARATAŞ</p>
<p>Yayınevi: İletişim Yayınları,   2010</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(1) www.<strong>haydarkaratas</strong>.com</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>23 Mayıs 2011; 23:00</p>
<p><strong> Burcu Ezgi AÇIKGÖZ</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> (</strong><strong>beacikgoz2007@hotmail.com)</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.haydarkaratas.net/dersim%e2%80%99den-yuregin-orta-yerine-dusen-bir-ciglik-perperik-a-soe-gece-kelebegi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gözleri Gülüzar&#8217;ın M. Said Aydın</title>
		<link>http://www.haydarkaratas.net/gozleri-guluzarin-m-said-aydin/</link>
		<comments>http://www.haydarkaratas.net/gozleri-guluzarin-m-said-aydin/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Jan 2012 19:20:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[BASINDA ÇIKANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Gece Kelebeği]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kırmançki]]></category>
		<category><![CDATA[M. Said Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[Mardin. Kürt Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Zaza Kültürü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.haydarkaratas.net/?p=162</guid>
		<description><![CDATA[M. SAİD AYDIN YAZDI Gözleri Gülüzar’ın Dört dağ içinde bir Dersim var. İki kapak arasında bir Perperık-a Söe var. Ama Gülüzar anne yok. Bir çift gözüne, gözümüzü dikebileceğimiz bir Gülüzar yok&#8230; Mehmet Said AYDIN Mardin &#8211; BİA Haber Merkezi 10 Aralık 2011, Cumartesi &#160; Kürtçe, bilen bilmeyen herkesin dilbilimci kesilerek &#8220;İki memleketin insanı birbirini anlamıyor ki&#8221; gibi şahika bir argümanla yargıladığı bir dildir. Yargılama makamında bulunan insanların hiçbiri de bu işin formasyonundan geçmiş uzmanlar değildir. Sadece Kürtçeye has bir &#8220;uzmanlıksızlık&#8221; bu toprakların eski hastalığı; mesela kimsenin aklına Çuvaşça yahut Yakutça hakkında konuşan birine &#8220;Sen bu dili üzerine konuşacak kadar biliyor musun?&#8221; sorusunu sormamak gelmiyorken, mevzubahis Kürtçe olduğunda, Hasan Celal Güzel bile Saussure oluverir. Zaten konu &#8220;Kürt sorunu&#8221;ysa, hiçbir uzmanlığa lüzum yoktur. İki memleket gez, üç metin oku, beş olaya şahit ol; işlem tamam. Artık sen de bir uzmansın. Acının uzmanı. Kürtler konuştu, konuşmadı değil. Ama nasıl konuştu? Acının, acılı edebiyatıyla, daimi bir defans refleksiyle, muttasıl hikâye ederek ve boyuna &#8220;o hikâyeler&#8221;i anlatarak. Türkçenin yüz aklarından bir Kürt şair anlatmıştı, bir büyükşehirde &#8220;Türk edebiyatı&#8221; eğitimi sürecinden söz ederken: &#8220;Daima benden bir şeyler anlatmam bekleniyordu ve ben de bir süre sonra habire bir şeyler anlatmaya başladım&#8221;. &#8220;Anlayışlı efendi&#8221;nin varıp varacağı yer de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/biamag_logo1.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-165" title="biamag_logo" src="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/biamag_logo1.gif" alt="" width="200" height="60" /></a></p>
<h1></h1>
<h1>M. SAİD AYDIN YAZDI</h1>
<h2><a href="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/18459_1316011734011_1042252728_968538_7014962_n.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-163" style="margin: 10px;" title="18459_1316011734011_1042252728_968538_7014962_n" src="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/18459_1316011734011_1042252728_968538_7014962_n-290x290.jpg" alt="" width="290" height="290" /></a>Gözleri Gülüzar’ın</h2>
<p>Dört dağ içinde bir Dersim var. İki kapak arasında bir Perperık-a Söe var. Ama Gülüzar anne yok. Bir çift gözüne, gözümüzü dikebileceğimiz bir Gülüzar yok&#8230;</p>
<div>
<div><a href="http://bianet.org/yazar/mehmet-said-aydin">Mehmet Said AYDIN</a></div>
</div>
<div>
<div>Mardin &#8211; BİA Haber Merkezi</div>
<div>10 Aralık 2011, Cumartesi</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kürtçe, bilen bilmeyen herkesin dilbilimci kesilerek &#8220;İki memleketin insanı birbirini anlamıyor ki&#8221; gibi şahika bir argümanla yargıladığı bir dildir.</p>
<p>Yargılama makamında bulunan insanların hiçbiri de bu işin formasyonundan geçmiş uzmanlar değildir. Sadece Kürtçeye has bir &#8220;uzmanlıksızlık&#8221; bu toprakların eski hastalığı; mesela kimsenin aklına Çuvaşça yahut Yakutça hakkında konuşan birine &#8220;Sen bu dili üzerine konuşacak kadar biliyor musun?&#8221; sorusunu sormamak gelmiyorken, mevzubahis Kürtçe olduğunda, Hasan Celal Güzel bile Saussure oluverir.</p>
<p>Zaten konu &#8220;Kürt sorunu&#8221;ysa, hiçbir uzmanlığa lüzum yoktur. İki memleket gez, üç metin oku, beş olaya şahit ol; işlem tamam. Artık sen de bir uzmansın. Acının uzmanı.</p>
<p>Kürtler konuştu, konuşmadı değil. Ama nasıl konuştu?</p>
<p>Acının, acılı edebiyatıyla, daimi bir defans refleksiyle, muttasıl hikâye ederek ve boyuna &#8220;o hikâyeler&#8221;i anlatarak. Türkçenin yüz aklarından bir Kürt şair anlatmıştı, bir büyükşehirde &#8220;Türk edebiyatı&#8221; eğitimi sürecinden söz ederken:</p>
<p>&#8220;Daima benden bir şeyler anlatmam bekleniyordu ve ben de bir süre sonra habire bir şeyler anlatmaya başladım&#8221;.</p>
<p>&#8220;Anlayışlı efendi&#8221;nin varıp varacağı yer de ne yazık orası; &#8220;Hadi bize anlat derdini Kürdo&#8221;. Kürt, derdini &#8220;Bildiğiniz gibi değil&#8221; diye anlatmaya başladığı andan itibaren marjinallikle suçlandı. Bunun içinde edebiyat da var, akademi de var, kişisel sohbetler de.</p>
<p>Haydar Karataş oturdu bir roman yazdı. Adını da, Kürtçenin bir lehçesi olan &#8220;Zazakî&#8221;den koydu: <em>Perperık-a Söe</em>.</p>
<p>Kürtçe diye bir dil var, üstelik bunun etimolojisi de var. &#8220;Perperık&#8221; kelimesi, yansımadan üretilmiş bir kelime. Kürtçenin, Türkiye ölçeğinde daha yaygın lehçesi &#8220;Kurmancî&#8221;de de &#8220;kelebek&#8221; kelimesi, benzer şekilde ifade ediliyor; &#8220;perperok, firfirok, pirpirk, pilpilîng&#8221; gibi.</p>
<p>&#8220;Söe&#8221; ise, gece manasına geliyor. Ve ortaya bir terkip çıkıyor: &#8220;Gece Kelebeği&#8221;. Küçücük kızına &#8220;perperıkam&#8221;, &#8220;kelebeğim&#8221; diye seslenen bir annenin terkibi bu. Şimdilerde özür dilenen bir yerin insanlarının terkibi. Ben de özür dileyeceğim bu yazının içinde. Yazının içinde bir özür.</p>
<p>Zihnimiz bizim, mukayeselerle çalışıyor. Konu edebiyat olunca, önümüzde duran şey bir metin olunca, bu kitap zarfına girip masamıza gelmişse, kaçınılmaz olarak kıyaslıyoruz bir başkasıyla. İlk elden söyleyeyim: <em>Perperık-a Söe</em>, benim için dünya edebiyatının büyük romanlarıyla kıyas kabul edecek bir romandır. Hiç mübalağasız, Dostoyevski&#8217;yle, Joyce&#8217;la, Kundera&#8217;yla. Üzerinden bir sene geçmiş romanı okumamın, aklımda şu var, bunu da ilk elden söylemeliyim.</p>
<p><em>Mor Adentro</em>&#8216;yu (İçimdeki Deniz) izlerken, &#8216;konu kanırtılmaya çok müsait ama bu film, bir aktarım ideolojisi olarak buna ihtiyaç duymamış&#8217; diye geçirmiştim içimden. Sessiz, sakin, ağır akan, çok &#8216;dramatik&#8217; bir mevzuyu &#8220;kanırtmadan&#8221; anlatan bir filmdi Amenabar&#8217;ın filmi. &#8220;Ötanazi&#8221; yalnız başına zor ve trajik bir mefhumken ve kahramanın durumu ağlatmaya çok müsaitken, buna yüz vermemişti yönetmen. Benim için o filmin alameti farikası budur.</p>
<p><em>Perperık</em> da, Dersim&#8217;i söylüyor.</p>
<p>Zorunlu göçün, dağlara sığınmanın, tedip ve tenkile uğramanın, kırılmanın memleketi Dersim&#8217;i söylüyor. Annesinden söylüyor, yani ki o güzel Gülüzar&#8217;dan, cânım Gülüzar&#8217;dan söylüyor. Ve bunu, edebiyatın o evrensel diliyle yapıyor. Ağlaklığa yüz vermeden, neredeyse şenlikli bir atmosfer çizerek, küçük bir çocuğun gözünden ve ağzından uzun bir yol anlatıyor. İçinde her şeyin olduğu Dersim&#8217;deki bir yolu. Yıkımın, kırımın, zulmün, ölümün, göçün, silahın.</p>
<p>Ben çıkıp Haydar Karataş&#8217;tan özür diliyorum şimdi. Gülüzar annenin adını hiç bilmediğim için yazdığı bu romana kadar. Gülüzarların hepsinin adını teker teker ezber etmediğim için. Türkülerini bin yıl sonra duyduğum, şiirlerini halen bile halen doğru dürüst bilmediğim için. Diyelim ki özür diliyorum.</p>
<p>Gülüzar anne nerede? Ben ondan özür diliyorum, helallik istiyorum ama o nerede? Mesela gözüne bakıp &#8220;Yadê Gülüzar, min biborin, heqê xwe helal &#8216;ke&#8221; desem, gözüne bakıp bunu diyebilsem, yanıbaşımızdaki biri &#8220;Al bak birbirlerini anlamıyorlar, kadınla anlaşamadı&#8221; mı diyecek? Der. Ya peki, Gülüzar anne nerede? Ben nereden, hangi gözden özür dileyeyim?</p>
<p><em>Perperık</em>&#8216;ı ilk okuduğumda, üşenmeyip uzun uzun alıntı yapmıştım bir yazıda kullanmak üzere. Sonra bundan rahatsız olup sildim, yazıyı da yazmadım. Şimdi bu yazıya otururken de bir heves o yazdıklarımı aradım, yok. Memnunum şu an bundan, iyi ki yok. Çünkü alıntılamaya kalksam, metnin tamamını alıntılamak zorunda kalabilirim. Bir metni yeniden yorumlamaya çalışırken, harf harf yeniden alıntılama mesaisinin kimseye faydası yok.</p>
<p>Dört dağ içinde bir Dersim var. İki kapak arasında bir <em>Perperık-a Söe </em>var. Tarih öncesi havlayan köpekler var. Var oğlu var.</p>
<p>Ama Gülüzar yok. Bir çift gözüne, gözümüzü dikebileceğimiz bir Gülüzar yok.</p>
<p>Şunu &#8216;da&#8217; diyen bir Haydar Karataş var:</p>
<p>&#8220;Coğrafik çözümler dönemi bitti. Ben Zürih şehrinde yaşıyorum, Fransızca konuşanlar burada Fransızca okullarına gitmektedirler. Bu neden mümkün olmasın, neden İstanbul&#8217;da Zazaca konuşan ağabeyimin çocukları ya da Kürtçe konuşanlar kendi anadillerinde okullara gitmesinler? Ermeni lisesi var, hiçbir &#8216;sıkıntı&#8217; da yok. Teorik kavramlarımızı, o ezber çözümlerimizi bir çuvala koyup ağzını bağlamalıyız. Aklımızı başımıza alma zamanıdır. Yoksa Türkiye&#8217;de 1915-16 olaylarından daha büyük felaketler yaşanacaktır. Ben öfkeli kitleler içinde yaşarım, inanın bana o öfke herkesi yakacak kadar sivrilmiştir. Dersim olsa olsa bu ateş arasında kalacaktır. Ancak sonuçları o kadar büyük ki, buna dur demek için, kendimizi yerden yere vurmalıyız. Bağırmalı, isyan etmeliyiz.&#8221;</p>
<p>Edebiyatımız karadır abiler. Kapkaradır. (MSA/ÇT/AS)</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.haydarkaratas.net/gozleri-guluzarin-m-said-aydin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Dersim&#8221;iz: Gece Kelebeği &#8211; Müslüm Kabadayı</title>
		<link>http://www.haydarkaratas.net/dersimiz-gece-kelebegi-muslum-kabadayi/</link>
		<comments>http://www.haydarkaratas.net/dersimiz-gece-kelebegi-muslum-kabadayi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Jan 2012 14:27:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[BASINDA ÇIKANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Gece Kelebeği]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.haydarkaratas.net/?p=142</guid>
		<description><![CDATA[Güzel ülkemizde, çelişkilerle yüklenen bu topraklarda, her şey yangından mal kaçırılırcasına yapılıyor, ne acı. Bu zulümdür, ayıptır. Utanmazlar ve aymazlara sesleniyoruz: Bu ülkede ar, edep nedir bilenler karşısında utanın artık! “Dersim” üzerine yapılan “tartışmalar”ı radyolardan-tv’lerden dinleyen-izleyen, basından okuyan dikkatli yurttaşlar fark etmişlerdir, kuzu postuna girmiş kurtların gerçeklere iki yöntemle saldırdıklarını. Birincisi, ülke gerçeklerini bellek silme yoluyla önemsizleştirmek için dikkati hep “vesayet rejimi”nden kurtuluş reçetesi olarak “demokrasi maskarası”na çekmek… İkincisi de, toplumun sınıfsal, kültürel ya da tarihsel sorunlarında herhangi birini öne çıkararak devletten, hükümetten ya da bir kurumdan hesap sormaya kalkanların elindeki “kozları” bir katakulliye getirip başka hedeflere saptırmak ya da içini boşaltmak… Ülkemizde her iki yöntemin “başarı”yla uygulanmasında kullanılan araç ise medyadır; bütün iletişim kanallarının kurtların eline geçtiği koşullarda basın, radyo-tv, internet üzerinden biçimlendirilen toplumsal algının zamanla subliminal (bilinçaltı) telkin yöntemleriyle derinleştirildiği görülmektedir. Bu durumu, bugünlerde “gündemleştirilen Dersim” çerçevesinde kısa ve özlü biçimde örnekleyerek, tarihsel “Dersim katliamı”nı edebi dil ve yöntemle anlatan bir roman çizgisinde değerlendirmek istiyoruz. “Dersim katliamı”nı bugünlerde gündemleştirenlerin ortak noktası, sorunu tarihsellik ve bütünsellik içinde ele almayıp kendi asıl hedeflerine göre bir ucundan tutmalarıdır. AKP hükümeti, her konuda olduğu üzere bu sorunu da özünü boşaltarak sorunun muhataplarını “yandaş” haline getirmek için siyaset yapmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft" style="margin: 10px;" src="http://static.ideefixe.com/images/328/328055_2.jpg" alt="" width="160" height="220" /><span style="color: #000000;">Güzel ülkemizde, çelişkilerle yüklenen bu topraklarda, her şey yangından mal kaçırılırcasına yapılıyor, ne acı. Bu zulümdür, ayıptır. Utanmazlar ve aymazlara sesleniyoruz: Bu ülkede ar, edep nedir bilenler karşısında utanın artık!</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> “Dersim” üzerine yapılan “tartışmalar”ı radyolardan-tv’lerden dinleyen-izleyen, basından okuyan dikkatli yurttaşlar fark etmişlerdir, kuzu postuna girmiş kurtların gerçeklere iki yöntemle saldırdıklarını. Birincisi, ülke gerçeklerini bellek silme yoluyla önemsizleştirmek için dikkati hep “vesayet rejimi”nden kurtuluş reçetesi olarak “demokrasi maskarası”na çekmek… İkincisi de, toplumun sınıfsal, kültürel ya da tarihsel sorunlarında herhangi birini öne çıkararak devletten, hükümetten ya da<a id="more-32996"></a> bir kurumdan hesap sormaya kalkanların elindeki “kozları” bir katakulliye getirip başka hedeflere saptırmak ya da içini boşaltmak… Ülkemizde her iki yöntemin “başarı”yla uygulanmasında kullanılan araç ise medyadır; bütün iletişim kanallarının kurtların eline geçtiği koşullarda basın, radyo-tv, internet üzerinden biçimlendirilen toplumsal algının zamanla subliminal (bilinçaltı) telkin yöntemleriyle derinleştirildiği görülmektedir.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> Bu durumu, bugünlerde “gündemleştirilen Dersim” çerçevesinde kısa ve özlü biçimde örnekleyerek, tarihsel “Dersim katliamı”nı edebi dil ve yöntemle anlatan bir roman çizgisinde değerlendirmek istiyoruz. “Dersim katliamı”nı bugünlerde gündemleştirenlerin ortak noktası, sorunu tarihsellik ve bütünsellik içinde ele almayıp kendi asıl hedeflerine göre bir ucundan tutmalarıdır. AKP hükümeti, her konuda olduğu üzere bu sorunu da özünü boşaltarak sorunun muhataplarını “yandaş” haline getirmek için siyaset yapmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarında referans aldığı “Son Dönem Din Mazlumları” kitabının yazarı Necip Fazıl Kısakürek’in, bir halkın toplumsal-kültürel hakları için ayağa kalkışını çarpıtarak “din” temelli değerlendirdiği ortadadır. 1943’te çıkarmaya başladığı “Büyük Doğu” dergisi ve 1949’da kurduğu Büyük Doğu Cemiyeti’yle başbakan dahil bugünkü yöneticilerin çoğunluğunun yetişmesinde etkili olan Necip Fazıl Kısakürek’in, 1945’te Aziz Nesin, Sabahattin Ali ve Behice Boran’ın da yazılarının yayımlandığı Tan gazetesinin basılıp matbaanın yağmalanmasını örgütleyen kişi olduğunu unuttuğumuz mu sanılıyor. “Çile”keş teşaürün katliamcılığının, 1970’lerde yaşanan “Kanlı Pazar” başta olmak üzere birçok olayda fikir babalığıyla sürdüğünü de biliyoruz. Dolayısıyla devlet adına özür dileyen mevcut egemenlerin timsah göz yaşı döktüklerini, geleneksel olarak baskı ve sömürüye karşı dirençli damara sahip olan Dersim halkının elinden “hak silahları”nı almaya yönelik manevra olduğunu da görüyoruz. Çünkü, aynı başbakanın, Osmanlı’da Alevi-Kızılbaş Türkmenlerin katlinin vacip olduğuna dair fetva yayımlayan Ebussuut Efendi’yi göklere çıkardığını aklımızdan hiç çıkarmıyoruz.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;"> CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ise, halkın ensesinde boza pişiren sermaye sınıfının bir kanadı olarak ülkenin beline yerleştirdikleri tahtaravallinin kendine ayrılan kanadına basıyor ve halkın baskılanıp sömürülmesine “katkı”da bulunmaya devam ediyor. Kişisel tarihinin arka planında yer alan “Dersim katliamı”nın sınıfsal-siyasal gerçekliğinin bütün cepheleriyle ortaya konması yerine “Arşivler açılsın!” diyerek topu taca atıyor. “İnsanları mağaralarda fareler gibi öldürdük.” diyen bir zamanların Emniyet Genel Müdürü, Bakanı ve vekaleten Cumhurbaşkanı olmuş İhsan Sabri Çağlayangil’le yaptığı görüşmelerin dökümlerini bile ortaya koymaktan imtina edinen Kılıçdaroğlu’nun tavrının da ne kadar manidar olduğu ortadadır.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;"> Türkiye sermaye sınıfının siyasi temsilcilerinin yaptığı kayıkçı dövüşü, toplumun gözünü boyamak çerçevesinde sürerken, bu konular üzerinde yıllardır araştırma-inceleme ve değerlendirme yapan birçok kişiyle ilgili de davalar açılmaya, kitapları yasaklanmaya devam ediyor. Hüseyin Akar, bunlardan biri; bir diğeri emekli öğretmen Mustafa Elveren, bu konuyla ilgili aleyhine açılan onlarca davayı takip etmekten yorgun düştüğünü söylüyor ve başbakana şöyle sesleniyor: “Ey, Başbakan! Bu hünerli savcılarınız size de aynı şekilde dava açabilirler mi? Nerede o cesaret onlarda! Ancak bizim gibi gariban halk çocuklarına gücü yetebilir bu ‘vatansever’ yargıçlarınız. Nasıl olsa her zaman bir ‘BÖLÜCÜLÜK’ bahanesiyle suçlayabiliyorlar.” Bu feryat da gösteriyor ki, sorunun gerçek muhataplarının bütünlüklü sorgulayıcılıklarından korkan egemenler, gerçeklerin tüm çıplaklığıyla gün ışığına çıkmasından korktukları gibi sorunların temelden çözümünde “eşitlik ve özgürlük” ilkesinden ne kadar uzak oldukları ortadadır. Dersimlileri temsilen açıklama yapanların, TBMM’de görüşme yapanların da çubuğu geçmiş-gelecek diyalektiği çerçevesinde niye şu noktaya bükmediklerini anlamak da mümkün değil; Zazaki kültürünün, Dersim bölgesindeki kutsalların ve o güzelim doğanın HES denilen barajların altında kalmasını hedefleyen projelerin uygulayıcısı olan sermaye sınıfından hesap sormak… Dersim’de uygulanmaya çalışılan “HES”ler de “modern katliam” değil mi?</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;"> Tarihsel olguların bilimsel yöntemlerle incelenmesi ve değerlendirilmesi yanında, özellikle toplumsal acılara, kişilerin belleklerinde derin yarılmalara neden olan katliamlar, sürgünler başta olmak üzere “acılara yol açan olaylar”ın duygusal boyutlarının da mutlaka dikkate alınması gerekir. 1937-38 süreci ve bu dönemde gerçekleşen “Dersim katliamı”nın bütünlüklü değerlendirilmesi bir dergi yazısının sınırları aşacağı için çok önemli bir saptama çerçevesinde Haydar Karataş’ın kaleme aldığı “Gece Kelebeği / Perperık-a Söe” romanındaki “duygusal boyutlar”a dair değerlendirme yapmaya çalışacağız. Önce, kitabın künyesi ve yazarı hakkında bilgi verelim. İletişim Yayınları’ndan 2010’da iki baskı yapan bu roman 255 sayfadan oluşuyor. Zürih’te 11 Şubat 2009’da yazımı sonlanan “Gece Kelebeği”nin yaratıcısı Haydar Karataş ise, 1973’te Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Haçeli köyünde doğmuş. Köyünde okul olmadığından babası onu sırtına alarak 1938’de askeri kışla olarak kullanılan binada faaliyet yürüten yatılı okula yazdırır. Zazaca dışında dil bilmeyen Karataş, Türkçeyi burada öğrenir. Lise’yi İstanbul’da bitiren yazar, sol siyasal çalışmalarından dolayı 1992’de hapse atılır ve 2002’de tahliye olduktan sonra da İsviçre’ye gider. Burada bir yandan çalışıp diğer yandan üniversite okumaya devam eder. Kısa yaşam öyküsünden anlaşılacağı üzere yazarın kendisi de, Dersimlilerin yaşadıkları büyük kıyımın arka planında yer alan ve egemen sınıfça-devletçe “tehlikeli” görülen bir halkın çocuğu olarak baskılardan, acılardan payına düşeni yaşamış kişilerden. Dolayısıyla romanı okuduğunuzda bu acıların derinliklerinde yer alan çelişkileri, çatışmaları canlı bir tanıkmışçasına “içten” algılayabiliyorsunuz. Yazar, bölgenin coğrafi, sosyal ve kültürel özelliklerine hakim biri olarak, bizi oradaki yaşam, söz varlığı hakkında da roman dikliyle bilgilendiriyor. Doğrusu bir edebiyatçı olarak çokça yararlandığımı söylemeliyim folklorik ve sosyolojik açıdan.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;"> Kocası, askerler tarafından öldürülen Fecire kadının kızının, çocukluğundan itibaren tanık olduklarını onun gözüyle ve zengin bir gözlemci bakışıyla anlatan yazar, katliamın betimlemesini şöyle yapar romanın başında: “Yeniden tak tuk, uvv, uvvv diye silah sesleri geldi. Hava, metalimsi barut kokusuyla doldu. Sustu. Her yer sustu. Meşe dalına bir serçe konsa, gök gürleyecekmiş gibi bir sessizlik oldu.” (s.14) Türk kökenli Olbeg’in yöredeki Zazalarla akraba olması, onun torunu Hıdır Bey’in bu çatışmada ölmesi, o güne kadar dağlık ve korunaklı Bahtaryan köylerine girmeyen askerlerin tek tek köyleri ele geçirmesi, katliam ve sürgünlere devam edilmesi öykülenir. Romanın adının kaynağını ise küçük kızın ağzından şöyle dile getirir yazar: “Annem iki küçük dalı birbirine bağlayarak ince söğüt dallarından bir bebek ördü bana. Çok güzel bir bebekti, yapraklardan elbiseler giydirdik. Otlardan saçlar taktık başına. Tütün yaprakları gibi sararmış iki meşe yaprağından bir etek giydirdik bebeğimize. Annem benimle konuşur gibi bebeğimizle konuşuyordu. Bebeğe isim aradık. Türkçede ‘Gece Kelebeği’ anlamına gelen ‘Perperık-a Söe’ ismini verdik.Bu ismi neden verdiğimizi ben de bilmiyorum. Sanırım, bebeğimize giydirdiğimiz eteğin sarımsı iki meşe yaprağının kelebek kanatları gibi durmasındandı.” (s.18) Annenin bundan sonra çocuğuna Zazaca masallar anlattığı, söze “Güzel gece kelebeğim” diye başladığı vurgulanır. Bir bakıma romanın leitmotifi (yinelenen nitelik) olur “gece kelebeği”.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;"> Küçük kız, annesinin ilk evliliğinden olan Baki ve Ali Rıza’nın Kemah civarında öldürülmesinin hikayesini, babası öldürüldükten sonra annesini öğrendiğini anlatır. “Annem, Ali Rıza’nın ölmesinden çok, o tepeye yalnız gömülmesine üzülürdü. Baki ile Ali Rıza’nın hikayesini bana her anlattığında ardından Zazaca bir ağıt mırıldanırdı.” Burada insanın duygusallığının, moral değerlerinin ne denli önemli olduğu, oğlunun yalnız gömülmesine üzülen annenin iç dünyasıyla dile getirildiğini görüyoruz. Bugün, Dünya’nın her tarafında olduğu üzere ülkemizde de gerçekleşen katliamlara maruz kalanların torunlarından özür dilenmesi kadar önemli olan, o insanların “itibarlarının iade edilmesi”nin ötesinde bıraktıkları değerlerin yeni koşullarda insani açıdan sürdürülebilir kılınmasıdır.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> Katliamdan sonra Ovacık tarafındaki dayısı Kahraman Salih Bey’in köyü Zeranik’e gitmek üzere yola çıkan kız ve annesi, tepelerde askerlerin eline geçmesin diye serbest bırakılan keçilerle karşılaşırlar. “Böyle kaç gün dağlarda yürüdük hatırlamıyorum. Sonradan Werozlar’dan Ovacık’a kadar olan mesafeyi gözümün önüne getirdiğimde bu yolun dağlardan üç dört gün sürmüş olabileceğini düşünüyorum. Aslında Ovacık’a gitmek için orman yolu vardı. Bu yol hem çakılsızdı hem de sarp dağları aşmaktan daha kolaydı. Ancak biz, hayatımızın içerisine saplandığı zorluğu görüyormuş gibi daha çetin olanı seçmiştik. İnsanlardan ne kadar kaçarsak, hayatta kalma şansımızın o kadar fazla olacağını biliyorduk.” (s.21) “İnsanlardan kaçmak”la “hayatta kalmak” arasında böylesine güçlü bir bağın kurulduğu bir dönemin yarattığı travmayı anlamak… İşte bu duyguyu algılayan her beyin ya da yürek, dünyanın neresinde ve kimlere yapılırsa yapılsın, tüm katliamlara karşı tavır koyar.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;"> Savaşların, katliamların büyük yıkımlara yol açtığı bilinir; o zor koşullarda açlık ve yoksulluk diz boyudur; Dersim’de kıyıma uğrayan Fecire Hanım’ın ailesi de “açlıkla terbiye edilmek istenenler”dendir. O yöredeki bitkileri, o dönemde açlığa karşı doğadan nasıl yararlanıldığını, zor koşullarda dinsel inanç ya da geleneklerin nasıl aşıldığını betimleyen şu bölüm önemlidir. “Nenem bir gözünün toprağa baktığını söylüyordu, ama dayım, kız kardeşi ile yeğenini götürmeliydi. Bizi götürmemişti ve kar yağmaya başlamıştı. Annemin tüm yol boyunca bana anlattığı güzel yemekler ise yoktu. Hırsızlardan geriye kalan buğdayları kaynatıp yemiştik. Tek yemeğimiz goni denen acımsı bir dikenin yılan gibi kıvrılan kökleriydi. (…) Hayatta kalmamız gene de bizi bir gece derdest eden o üç Ermeni sayesinde oldu. Geceleri çıkıp gelen Ermeniler, bir iki sefer balık getirdi. Külün içine gömülmüş balıkları yemek, goni yemekten iyiydi. Ve bir gün iki kocaman domuz getirdiklerinde, evin gizli yerlerinden çıkan iki kadın ile çocuklarda bir sevinç başladı. Nenem, bu yaşa kadar domuz yememişti, bundan sonra da mundar bir eti yiyip cehenneme gitmek istemiyordu. Buna rağmen domuzlar yüzülüp ocaktaki közün üzerinde etler piştikçe nenem daha önce söylediklerini unutarak çiğnemeden yutmaya başladı.” (s.24-25) Burada dikkat çekilen bir başka önemli nokta da şöyle dile getirilir: “Nenem, oğlu Kahraman Bey’e kızıp duruyordu. Ona göre, başımıza gelen her şeyin sorumlusu dayımdı. Baki ile Ali Rıza’nın ölüm sebebi, amcalarına uyup anneme birkaç tarla vermemesiydi.” (s.25) Görüldüğü üzere Zaza ve Alevi olmak, feodal toplum geleneğinin, egemen sınıf kültürünün aynı zamanda erkek egemenliğine de dayandırılmasının önünde engel değil. Orada da sınıflı toplumun tüm çelişkileri bir biçimde kendini dayatıyor.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;"> Romanda birçok gelenekten örnek uygulamalar da anlatılmaktadır. Biri şöyle: “Nisan ayının başlarına denk gelen bu ateş yakma, baharı karşılama töreni, beri bayramıydı. Odun yığınları arasına yerleştirilen saman torbası eğer patlayarak yanarsa, o yaz bereketli geçecek, buğday bol başak verecek, meşkler dolu ayran eksik olmayacak, tencereler ocaktan inmeyecekti.” (s.28) Böyle bir geleneğin yörede yaşayan Ermenilerle ortak sürdürüldüğünü de anlıyoruz romanın akışından. “Kirkor Amca’nın kızı Meri’nin söylediğine göre, ateşin iyi yanmaması kışı kovmamış, baharın gelişini müjdelememişti.” Bu zor koşullarda insanların yaşamlarını nasıl sürdürme çabasında olduğunu da şu cümlelerden anlıyoruz: “Sanırım, 1939 sonbaharının nasıl bir sonbahar olduğunu bana en iyi hatırlatan olay, dayım Kahraman Salih Bey’in ahırında gördüğüm bir manzaraydı. Ateşin yakıldığı köşede bir palamut yığını vardı. Palamut, tuza yatırılmamış zeytin meyvesinden daha acı, kara meşe meyvesidir. Annesiyle kızı ateşin kenarında kuruttukları bu palamutları bir el değirmeninde öğütüyorlardı.” (s.32)</span></p>
<p><span style="color: #000000;"> Aynı coğrafyada yaşayan toplulukların farklılıkları kadar, tarihsel olarak yarattıkları ortak değerlerin de ne denli önemli olduğunu gösteren anlatılara da sıkça rastlıyoruz romanda. Annesiyle kendisini dayısının evinden alıp “geleneklerin sürgünü”ne tabi tutarak başka bir köye götürmek üzere gelen Ali Hüseyin’le ilgili anlatılan şu paragraf önemli: “O da bizden ayrılınca annem, ben, koyunumuz ve Ali Hüseyin kaldık. Ali Hüseyin depremde tüm akrabalarını kaybetmişti. Dediğine göre Çanakkale’de savaşmıştı. Yol boyunca Ali Hüseyin, anneme Çanakkale anılarını anlattı. Nasıl yaralandığını, askerlerin ölüleri arasında nasıl ölü numarası yaptığını anlatıp durdu. Gittiğimiz yol da neymiş, onlar Çanakkale’ye iki ayda gitmişlermiş…” (s.40)</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;"> Ezilenlerin başkaldırmalarında doğru bir önderlik yoksa, her zaman kandırılmaya ve yenilgiye uğradıklarını tarihsel olarak biliyoruz. Sevgili dostum Necdet Uygun, Newroz gazetesinde yayımlanan “Katharlar’dan Dersim’e” başlıklı yazısında bunu çok çarpıcı bir örnekle somutlar. “Ortaçağda Anadolu Aleviliğine benzer inanç sistemine ve yaşam kültürüne sahip Katharlara, Roma kilisesinin orduları sefer üstüne sefer yaparlar. Bu seferlerden birinde(1209), Fransa’nın Abil bölgesinde Katharların yaşadığı Biziers şehrini büyük bir orduyla kuşatırlar. Şehrin katedraline sığınan halkı yok etmek için katedrale saldırırlar. Ancak bir sorun vardır. O kalabalık içinde Hıristiyan olanlarla Katharları ayırmak mümkün değildir. Kılıçlarında kan damlayan baronlar başpapazın önünde diz çöküp sorarlar, ‘Kathar sapkınları katedrale sığınmış, onları korumak isteyen halk, Katoliği, Yahudisiyle aralarına karışmışlar, Tanrının kullarını şeytana tapanlardan nasıl ayıracağız?’ Hareketi Roma adına yöneten başpapaz, ‘Hepsini Öldürün, tanrı kendi kullarını öte dünyada ayırır’ diye yanıtlar. ‘Silahımız inancımızdır’ diyen ve silah kullanmayı reddeden Katharlar çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirilir. Bu katliam, saltanat erbabının ajanda kaydına, Allah adına sapkınları cezalandırdık olarak geçer. Gazalarını kutsarlar. Katliam yapanların katliamlarını haklı göstermeye yarayan bu yaklaşım tüm coğrafyalarda ve tüm zaman dilimlerinde aynı şekilde devam etmiştir.” “Gece Kelebeği”nde de buna benzer bir durum şöyle anlatılmaktadır: “Herkesin silahı vardı, devlet kandırdı, ‘getirin silahlarınız verin, anlaşalım,’ dedi, babanla amcan, ‘Devlet bizi kandırıyor, silahları toplayıp sonra da Ermeniler gibi bizi katleder,” dediydiler ama kimse dinlemedi. Herkes kendisi götürüp verdi silahını, vermeseydi kimse ölmezdi.” (s.116)</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000000;"> Burada, romanın tümüyle ilgili bir inceleme yapacak durumda değiliz. Bunu bir başka yazıyla gerçekleştirmeyi düşünüyoruz. Hem güncellenen “Dersim tartışmaları” hem de soyolojik, psikolojik ve folklorik açıdan zengin malzeme sunan bir romanın içerik-teknik ilişkisi çerçevesinde irdelenmesi gerekiyor. Evet, hayat gerçeğinin sanat gerçeğine dönüştürülmesinde yazarın yaratıcılığı kadar anlatımının sahiciliği de çok önemlidir. “Dersim katliamından çıkarılması gereken dersler yanında, savaşsız ve sömürüsüz bir toplum kurmanın verilerini de bir roman çerçevesinde sunan “Gece Kelebeği” bunu hak ediyor.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.haydarkaratas.net/dersimiz-gece-kelebegi-muslum-kabadayi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gece Kelebeği Berlin&#8217;deydi.</title>
		<link>http://www.haydarkaratas.net/gece-kelebegi-berlindeydi/</link>
		<comments>http://www.haydarkaratas.net/gece-kelebegi-berlindeydi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Jan 2012 14:35:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[ETKİNLİKLER]]></category>
		<category><![CDATA[Gece Kelebeği]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.haydarkaratas.net/?p=144</guid>
		<description><![CDATA[Gece Kelebeği Berlin&#8217;deydi Dersim&#8217;de 1938 yılında yapılan soykırımı ardından yaşananları anlatan &#8216;Gece Kelebeği&#8217; kitabının yazarı Haydar Karataş, başkent Berlin&#8217;de okurlarıyla bir araya geldi. Gök Kuşağı Kitapevi tarafından organize edilen Wilhelm-Liebneckt-Bibliothek&#8217;de önceki akşam yapıldı. Birçok kişinin katıldığı okuma akşamında yazar Haydar Karataş, öncelikle siyasal gelişmelere ilişkin konuştu: &#8220;Türkiye&#8217;de kimlikler yeniden tanımlanıyor. Bu durum da Kürt politik hareketinin ortaya çıkardığı gelişmelerle başladı.&#8221; Türk devletinden gördüğü baskıları anlatan Karataş, &#8220;Bu romanda kendi ailem şahsında bir trajediyi anlattım. Bu coğrafya da yaşayan herkes kendi ailesinin hikayesini yazarsa ortaya birçok olay çıkar&#8221; dedi. Romanından pasajlar okuyan yazar Haydar Karataş, &#8216;Gece Kelebeği&#8217;nin 1939 yılından sonraki yaşamı anlattığını söyledi. Katliamdan sonra 5 yaşındaki kızı ile hayatta yalnız kalan bir kadının öyküsünün irdelendiği roman, kimsesizlik, açlık ve yurtsuzluk imgeleri üzerinden yaşanan trajediyi gözler önüne seriyor. Kahramanların diyaloglarından katliamda rolü olanlara da göndermelerin yapıldığı romanda, özellikle Atatürk temel adres olarak gösteriliyor. Romanda, 1938 katliamında Ermenilerin yaşadığı acılar da güçlü bir edebi bir dil ile anlatılıyor. Okuma akşamı, yazarın soruları yanıtlamasıyla son buldu. YEKO ARDIL/BERLİN&#160; &#160;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1><a href="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/logo1.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-146" style="margin: 10px;" title="logo" src="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/logo1.gif" alt="" width="435" height="90" /></a></h1>
<h1>Gece Kelebeği Berlin&#8217;deydi</h1>
<p><strong>Dersim&#8217;de 1938 yılında yapılan soykırımı ardından yaşananları anlatan &#8216;Gece Kelebeği&#8217; kitabının yazarı Haydar Karataş, başkent Berlin&#8217;de okurlarıyla bir araya geldi. </strong></p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td>Gök Kuşağı Kitapevi tarafından organize edilen Wilhelm-Liebneckt-Bibliothek&#8217;de önceki akşam yapıldı. Birçok kişinin katıldığı okuma akşamında yazar Haydar Karataş, öncelikle siyasal gelişmelere ilişkin konuştu: &#8220;Türkiye&#8217;de kimlikler yeniden tanımlanıyor. Bu durum da Kürt politik hareketinin ortaya çıkardığı gelişmelerle başladı.&#8221; Türk devletinden gördüğü baskıları anlatan Karataş, &#8220;Bu romanda kendi ailem şahsında bir trajediyi anlattım. Bu coğrafya da yaşayan herkes kendi ailesinin hikayesini yazarsa ortaya birçok olay çıkar&#8221; dedi.<br />
Romanından pasajlar okuyan yazar Haydar Karataş, &#8216;Gece Kelebeği&#8217;nin 1939 yılından sonraki yaşamı anlattığını söyledi. Katliamdan sonra 5 yaşındaki kızı ile hayatta yalnız kalan bir kadının öyküsünün irdelendiği roman, kimsesizlik, açlık ve yurtsuzluk imgeleri üzerinden yaşanan trajediyi gözler önüne seriyor. Kahramanların diyaloglarından katliamda rolü olanlara da göndermelerin yapıldığı romanda, özellikle Atatürk temel adres olarak gösteriliyor. Romanda, 1938 katliamında Ermenilerin yaşadığı acılar da güçlü bir edebi bir dil ile anlatılıyor. Okuma akşamı, yazarın soruları yanıtlamasıyla son buldu.<br />
<strong>YEKO ARDIL/BERLİN</strong>&nbsp;</p>
<div><strong><br />
</strong></div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.haydarkaratas.net/gece-kelebegi-berlindeydi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Taraf A. Esra Yalazan</title>
		<link>http://www.haydarkaratas.net/taraf-a-esra-yalazan/</link>
		<comments>http://www.haydarkaratas.net/taraf-a-esra-yalazan/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Nov 2011 15:43:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[BASINDA ÇIKANLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Gece Kelebeği]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.haydarkaratas.net/?p=127</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_128" class="wp-caption alignleft" style="width: 300px"><a href="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/16585606_01.jpeg"><img class="size-thumbnail wp-image-128" title="Dersim'de bir &quot;Gece Kelebeği&quot;" src="http://www.haydarkaratas.net/wp-content/uploads/16585606_01-290x290.jpg" alt="Esra Yalazan yazdı" width="290" height="290" /></a><p class="wp-caption-text">Taraf, Esra Yalazan&#39;ın değerlendirmesi</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.haydarkaratas.net/taraf-a-esra-yalazan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

